ŞÖHRET OYUNU!!!

image

Bütün toplum düzenimizin öğretisi, eğer tanınmıyorsak, bir hiç olduğumuz, değersiz olduğumuz üzerine kuruludur. İş önemli değil, ama tanınmak önemli. Her şeyi mahveden de bu düşünce. Aslen iş önemli olmalı. Kendi içinde keyif olmalı. Tanınmak için değil, yaratıcı olmak için çalışmalısın. İşi her şeyden bağımsız olarak sevmelisin.

Asıl bakış açısı bu olmalı. Eğer seviyorsan çalışırsın. Tanınmayı talep etme. Eğer olursa, nazlanmadan kabul et. Eğer gelmezse, bunu düşünme bile. Senin tatminin işin kendisi olmalı. Eğer herkes işini sevmeyi öğrenirse, işi ne olursa olsun, fark edilmeyi düşünmeden, keyifle çalışabilirse, çok daha güzel ve şenlikli bir dünyaya sahip oluruz.

Şu andaki durumda, dünya seni mutsuz bir döngünün içinde kapana kıstırmıştır. Yaptığın işi sevdiğin için değil, mükemmel yaptığın için değil, sadece dünya tanısın, ödüllendirsin ve altın madalyalar, Nobel ödülleri versin diye yapıyorsun. Yaratıcılığın kendi içindeki değerini ortadan kaldırarak, milyonlarca insanı yok ettiler. Çünkü milyonlarca insana Nobel ödülü veremezsin. Herkesin içinde bir tanınma arzusu yarattığın için, artık kimse huzur içinde, sessizce, keyif alarak çalışamıyor. Hayat küçük şeylerden ibarettir ve bu küçük şeyler için ödül, şeref nişanı ya da fahri doktora verilmez.

Bu yüzyılın en büyük şairlerinden biri olan Rabindranath Tagore, Hindistan’ın Bengal bölgesinde yaşıyordu. Şiirlerini, romanlarını, Bengalce yayınladı ama kimse onu fark etmedi. Sonra küçük bir kitabını, Gitanjali, yani Şarkıların Sunumu isimli kitabını İngilizce’ye çevirdi. Orijinaldeki güzelliğe, çevirinin sahip olmayacağının ve olamayacağının bilincindeydi. Çünkü Bengalce ve İngilizce’nin farklı yapıları, farklı ifade tarzları vardı. Bengalce çok tatlıdır. Kavga etsen bile, sohbet ettiğin zannedilir.

Müzik gibidir, her kelimenin melodisi vardır. İngilizce’de böyle bir nitelik yok ve bunu ona getiremezsin, onun farklı nitelikleri vardır. Ama bir şekilde çevirmeyi başardı ve çeviri orijinale kıyasla çok yavan olmasına rağmen, Nobel ödülünü kazandı. Sonra birden Hindistan onun farkına vardı. Kitap yıllardır Bengalce ve diğer Hint dillerinde basılı durumdaydı. Ama bu yıllar boyunca kimse onu fark etmemişti.

Her üniversite ona fahri doktora vermek istiyordu. Yaşadığı şehir olan Kalküta’daki üniversite ona fahri doktora unvanı öneren ilk üniversite oldu. Tagore reddetti. “Siz o doktorayı bana vermiyorsunuz. Siz o doktorayı benim eserime vermiyorsunuz. Siz o unvanı, Nobel ödülüne veriyorsunuz. Çünkü kitap, asıl dilinde çok daha güzel olarak yıllarca burada durdu ve hiç kimse zahmet edip hakkında bir yazı bile yazmadı.” Hiçbir doktorayı kabul etmedi. Bunun kendini aşağılamak olduğunu söyledi.

En büyük romancılardan ve insan psikolojisini çok iyi kavrayan yazarlardan biri olan Jean Paul Sartre, Nobel ödülünü reddetti. Şöyle dedi: “Ben eserimi yaratırken yeterince ödül aldım. Bir Nobel ödülü buna bir şey katmaz, tamaksine beni aşağıya çeker. Nobel ödülü, tanınma peşinde olan amatörler için güzeldir. Ben yaşlıyım ve yeterince keyif yaşadım. Yaptığım her şeyi severek yaptım. En büyük ödül zaten buydu. Başka da bir ödül istemiyorum. Çünkü almış olduğum ödülden daha güzel bir şey olamaz.” Doğru söylüyordu. Ama doğru insanlar bu dünyada azınlıkta. Dünya, tuzağa düşmüş olarak yaşayan yanlış insanlarla dolu.

Neden tanınma gibi bir arzun olsun? Tanınma arzusu, ancak işini sevmiyorsan bir anlam kazanır. O zaman anlamlı olur, diğerinin yerine geçer. İşinden nefret ediyorsun, sevmiyorsun, ama yine de yapıyorsun. Çünkü o sana tanınma getirecek. Takdir edilecek, kabullenileceksin. Tanınmayı düşünmek yerine, tekrar işini düşün. İşini seviyormusun? Eğer sevmiyorsan o zaman değiştir.

Aileler, öğretmenler seni tanınmaya, kabul edilmeye yönlendiriyor. Bu, insanları kontrol altında tutmanın çok kurnazca yoludur.

Şu temel şeyi öğren; ne yapmak istiyorsan onu yap. Sevdiğin şeyleri yap ve asla tanınmayı isteme. Bu dilenciliktir. Neden birisi tanınmayı istesin? Neden kabul edilmek için çabalasın ki? Kendi içinin derinliklerine bak. Belki yaptığın işi sevmiyorsun. Belki yanlış yolda olmaktan korkuyorsun. Kabullenilmek doğru olduğunu hissetmene yardım edecek. Tanınmanın, doğru hedefe yöneldiğin konusunda sana destek olduğunu sanacaksın.

Sorun her zaman senin içindeki duygulardır. Dış dünyayla hiçbir ilgisi yoktur. Neden başkalarına bağımlı kalasın? Tanınmak ve kabullenilmek başkalarına bağlıdır. Sen kendini bağımlı kılıyorsun. Ben herhangi bir Nobel ödülünü kabul etmeyeceğim. Dünyanın bütün ülkelerinden, bütün dinlerinden aldığım lanetlemeler benim için çok daha değerli. Nobel ödülünü kabul etmek bağımlı olduğum anlamına gelir.

Artık kendimle gurur duymayacak, Nobel ödülü ile gururlanacağım. Şu anda ancak kendimle gurur duyabilirim. Ortada gurur duyacağım başka bir şey yok.

Bu şekilde bir birey olursun. Özgürlük içinde yaşayan, kendi ayakları üzerinde duran, kendi kaynaklarından beslenen bir birey olmak insanın kökleşmesini sağlar. Bu da, gerçek çiçek açmanın başlangıcıdır.

Bu düzenin tanınmış insanları, onurlu insanları, çöp yığınından başka bir şey değildir. İçleri toplumun doldurmak istediği çöplerle doludur. Ve toplum, tazminat olarak onlara ödül verir.

Kendi bireyselliğinin farkında olan her insan, kendi sevgisiyle, kendi işiyle yaşar. Başkalarının ne düşündüğünü umursamaz. İşin ne kadar değerliyse, karşılığında saygı görme ihtimalin o kadar azalır. Eğer işin bir dahi işiyse, o zaman bu hayatta hiç saygı görmeyeceksin. Yaşadığın sürece lanetleneceksin. İki ya da üç yüzyıl geçtikten sonra, heykellerini yapacaklar, kitapların saygı görecek. Çünkü insanlığın, bugünün dahisinin ulaştığı zekaya ulaşması, iki ya da üç yüzyıl sürer. Arada büyük bir fark vardır.

Aptallar tarafından saygı görmek için, onların görüşlerine ve beklentilerine göre davranmalısın. Bu hasta insanlık tarafından saygı görmek için onlardan daha hasta olmalısın. O zaman sana saygı gösterecekler. Ama ne kazanacaksın? Hiçbir şey kazanamayacaksın. Aksine ruhunu kaybedeceksin.

 

ALINTI

You may also like...

Bir Cevap Yazın