RAMAZAN AYI, REYTİNG HOCALARI, YALAKALIK, YEME FESTİVALLERİ VS…

image

Dinlerde -konuşmama, yememe, içmeme, cinsel birleşmede bulunmama… vs.

çeşitleri ile- oruç ibadetinin Tanrıya karşı bir saygı ifadesi anlamında -namaz gibi- bir ibadet değil; ahlaki anlamda içgüdülerin/nefsin frenlenmesi ve öfke, saldırganlık, kin, kızgınlık, şiddet… hâsılı ahlaksızlıkları azaltma ve ikincil olarak da, yoksulların haline empati yapma gibi bir amacı olabilir. Ben, Ramazan ayı başlayınca oruç tutanlarda böyle bir değişmenin olması hasebi ile topluma yansıyan bir hava-iklim değişimi göremiyorum. Kan şekerinin düşmesi ile, tam tersine bazı kişiler daha fazla agresif hale gelebiliyorlar. Akşamları, iftara doğru, eve giderken trafikteki durumumuz, bu halimizin açık bir kanıtıdır.
Türkiye’de “İftar” çok önemlidir. Bana öyle geliyor ki, biz orucu “iftar” için tutuyoruz. Ramazan ayına “Yeme Festivali” ayı diyebiliriz. İftarda fakirimizden tutun da hali vakti yerinde olanımıza varıncaya kadar, iftar sofrasına yığdıklarımız ve iftarda ezan okununca yiyeceklere yumulmamız, bunun kanıtıdır.
Ramazan’da Kur’an okunuyor, hatimler indiriliyor. Bu “hatim” olayı da bana öyle geliyor ki, “iftar motivasyonu”nun ölülere uzanan halidir. Yoksa, “Kur’an bu ayda inmiş madem; biraz fazla Kur’an okuyalım da, bu kitabı daha bir iyi anlamaya çalışalım” diyenlerin sayısı hayli azdır.
Ramazan ayı içerisindeki “Kadir Gecesi”ni ihya ederek “bonus” olarak bir gecede malı götürme, Türkiye halkının uyanıklılığıdır. Spinoza’nın dediği gibi, yükte hafif pahada ağır olan şeyleri tercih ile kitleler, Tanrıyı kandırma peşindedir.
Ramazan’da bir başka olay, iftar sonrası eğlence ve festivallerdir. Oruç tutma süresi bir “Ahlak mevsimi”ne dönüşse, bu eğlenceyi hoş görmek mümkündür. Ama açlığın yarattığı asık suratlılık ile veya tam orucun esprisine ters istikamette zaman zaman zıvanadan çıktıktan sonra, iftardan sonra eğlenceye, -herhalde “Ramazan coşkusu” ile bu kastediliyor- dalmak, neyi ifade ediyor, anlamış değilim.
Ramazan’da doğru yapılan işlerden biri, insanlarda yardım-paylaşım duygusu gelişiyor olmasıdır. Bununla iftar davetlerini kastetmiyorum. Çünkü davetler, genellikle “eş-dost-tanıdık”lara yapılıyor. Belediyelerin “iftar çadırları” doğru bir tavır. Kastım, yardım kuruluşlarına yapılan yardımlar. Bu iş, iyi yapılıyor.
Ramazan’da kurumsal dinin/Diyanet’in “imsak”ı götürüp gecenin tâ ortasına dayaması(3.15), dinin maksadının anlaşılmadığının ve teologların, din adamlarının Tanrı’ya yalakalıklarının bir göstergesidir. Orucun anlamı gün boyu aç kalmak olduğuna göre, sağduyuya göre, bunun süresi, güneşin doğumundan güneşin batımına kadardır. Nitekim iftar vakti, ihtilafsız olarak güneşin batım anıdır. Hadi diyelim, güneşin doğum anını tespitte sorun çıkabileceği gerekçesi ile, bu imsak vaktini şafak vaktine, yani gün doğumundan yarım saat öncesine alalım. Allah, insanlar yarım saat veya bir saat daha fazla aç kalınca bundan -haşa- sadistçe zevk mi alıyor ki, imsak vaktini gecenin içine doğru çekmek, derin “dindarlığın” Türkçesi, yalakalığın göstergesi oluyor?
“Orucu bozan şeyler” de, bu ibadetin mantığını kavramamışların komikliklerini sergileyen bir başka konu. Halk, Tanrıdan ne koparırsak kârdır (bozmaz) mantığına; din adamları, müftüler de, “Tanrının hakkını yedirmeyiz( bozar)“ psikolojisine sahip iseler, o ibadetin ne kıymeti kalır? İlaç alarak neden oruca devam edilmesin? Unutarak yiyenin orucu bozulmadığı halde; istemeyerek boğazına bir şey gidenin orucu neden bozulsun? Böbreklerde yeterince su kalmaması böbreğe zarar verecekse; su içerek neden oruca devam edilmesin? Allah, “zarar” mı eder? Yoksa oruç ibadetinin ciddiyeti mi kaybolur? Genel olarak ibadetlerin illet/hikmet, yani anlaşılabilir bir amaçtan yoksun olduğu(tabbudî/tavakkufî) kabul edilince; oruç ibadetini neyin “bozacağı” da bir sürü saçma-sapan tartışmalara boğuluyor. Hiçbir müftüye gerek yoktur; namuslu ve azıcık da aklı olan her kişi, neyin orucunu bozduğunu bilir.
Bir de, Ramazan pidesi gibi, Ramazan ayında iftar ve sahurda evimize konuk olan bazıları reyting garantili “artiz hocalar” var. Sadece Ramazan’da yolu bir biçimde oralara düşmüş amatör ilahiyatçıları kastetmiyorum; kastım profesyonel/medyatikler. Ramazanın öneminden mi bahsediyorlar, yoksa kendinin önemlerini mi gözümüze sokuyorlar, belli değil.
Hele şu “Keffaret” olayı, yani kasten orucunu yiyen kişinin, yerine sağduyu gereği bir gün tutması gerekirken; 61 gün tutması gerektiği içtihadı, insan ile alay etmek gibi bir şey. Kur’an’ın “ceza” mantığı “kısas” a dayanırken, yani misli ile mukabele iken; bu içtihat, cezayı altmış bir katına çıkararak insana “işkence” etmeyi “din” veya “dindarlık” sayıyor. Kur’an’da “Zıhar” yapmanın(karısını resmen boşamadığı halde, boşanmış muamelesi/işkence yapmak) cezası/keffareti olarak konmuş birkaç çeşit cezadan biri olan bu cezayı, kasten oruç yiyenin cezası olarak almanın hiçbir mantığı yoktur.
Bir başka husus, kimlerin oruç tutmaması gerektiği ile ilgili mevzudur. Kur’an da hastalar, ihtiyarlar, bir de yolcular sayılmaktadır. Yolculuk, Arabistan’da sıcakta ve yaya-deve ile yapılıyor olması sebebi ile “meşakkat/zorluk” yaratıyor gerekçesi ile oruç tutmamanın sebebi sayılmış. Günümüzde böyle bir yolculuk kalmadığına göre “seferilik” durumu, oruç tutmamayı gerektirmediği gibi; günümüzde bazı iş kollarında çalışmak, Arabistan’da yolculuk yapmaya benzer zorluklar doğurmaktadır. Bu iş kollarının hangileri olduğu, içinde bir doktor, bir beslenme uzmanı/diyetisyen ve bir ilahiyatçının oluşturacağı bir komisyon tarafından belirlenmelidir. Bu konu, Tanrı’nın hakkını gözeteyim derken, insana zulmeden din adamlarına bırakılamaz. Neticede ciddi sağlık sorunları doğurmaktadır. 

İLHAMİ GÜLER

You may also like...

Bir Cevap Yazın