Kur’an’ı Yorumlama Tarzımıza Dair

Kur’an’da çeşitli ayetlerle ilgili bazı yorumlarımız, mesela kıssalara kimi zaman sembolik, metaforik anlamlar yüklememiz, “Siz bir yandan Kur’an’ın ilk anlamını tespitte ısrar ediyorsunuz; sonra da birtakım sübjektif yorumlar üretiyorsunuz” tarzında bir eleştiriye konu oluyor. Ancak bu eleştiride çok ciddi bir husus gözden kaçırılıyor ki o da şudur: Bizim ilk anlamla ilgili vurgumuz, Kur’an’ın dil, kavram ve anlam dünyasının nasıl bir dünya olduğunu fark ettirmeye yöneliktir. Bizim bu konudaki kanaatimiz bellidir:
Kur’an’ın dil ve kavram dünyası, Arabilik de diyebileceğimiz bir tarihsellik içermekte ve bu tarihsellik bugünkü anlam arayışımıza kâfi gelmemektedir. Bir örnek vermek gerekirse, Allah Kur’an’da kendisini kâinatın tepesinde bulunan ve bütün kâinatı kuşatan bir tahtın (arş) üzerine kurulmuş (istiva) kral gibi tasvir etmektedir. Kral gibi dedim, ama gibisi fazla, çünkü Allah’ın kendisini ifade ettiği sıfatlardan biri olan melik, tamtamına kral, hükümdar demektir. Dünyadaki melikler gibi onun da askerleri (cünûd) vardır ama onun askerleri/orduları sadece yeryüzünün sınırlı bir bölgesinde değil, semavat ve arzın bütününde, yani bütün kâinattadır. Yine O’nun orduları insanların gözüne görünmez varlıkların en iyiler sınıfını teşkil eden meleklerden oluşmakta, tahtının etrafında da muhafız melekler dolaşmaktadır ki kıyamet günü bütün kozmik düzen bozulduğunda o tahtı belli sayıda melek taşıyacaktır. Kral tanrı bazen çok öfkelenmekte, insan cinsinden nankör kullarına lanet ve gazap etmekte, Velid b. Muğire gibi kimi nankör kulları için de yüz civarında ayet inzal etmektedir. Kul dedim, Kur’an’daki tanımlamaya göre biz insanlar abd (kul, köle), Allah da rab, yani sahip, efendidir. Bu ilişki, nüzul ortamındaki hür/efendi ve kul/köle ilişkisinin yansıması gibidir. Öte yandan, Allah’ın insan gözünden saklı olan ve cin diye adlandırılan bazı kulları da zaman zaman Allah’ın göklerin en yüksek katındaki makamına yaklaşmaya, orada toplanan üst düzey melekler konseyinin (mele-i ala) kendi aralarında konuştuklarına kulak kabartıp haber çalmaya çalışmakta, bunun üzerine tıpkı kale burçlarından mancınıklarla fırlatılan ateş topları gibi onların da üzerine ateş topları fırlatılmaktadır. Bütünüyle Kur’an ifadelerine dayanan bu örnek, bu minvalde uzayıp gider.

İmdi, bütün bu anlatılanlarla ilgili ayetlerin erken dönem tefsir kaynaklarındaki izahlarına göz attığınızda, sözgelimi arşın ne şekilde anlaşıldığına baktığınızda, şu tür bilgilerle karşılaşırsınız. Arş nurdan veya kırmızı, yeşil, sarı ve beyaz renkli nurdan veya nur suyundan yahut kırmızı veya yeşil yakuttan yaratılmış büyük bir nurani cisimdir. Arşın sütunları vardır. Sütunlar dört veya sekiz adettir. Bu sütunlar arasındaki mesafe çok ama çok uzaktır. Arş koç şeklinde veya insan, aslan, öküz, kartal yüzlü olan ve ayakları yerde, başları yedinci kat göğün üzerinde bulunan meleklerce taşınır. Yine arşın etrafında dönen ve içlerinde Cebrail ve Mikail’in de bulunduğu yetmiş bin saf oluşturmuş melekler vardır. İsrafil de sûra (boruya) üflemek için emir bekleyen bir görevli olarak arşın çevresinde yer almaktadır. Arşı taşıyan meleklerle kürsî arasında nurdan oluşan yetmiş veya yetmiş bin perde vardır. Bütün canlı varlıklara ait resimler arşta bulunmaktadır. Arş bütün yaratıkların dillerince Allah’ı tesbih etmektedir. Arş göklerin üzerinde bir kubbe gibi durmaktadır. Kıyamet günü yeniden şekillenecek olan yeryüzüne inecektir. Arş ile ilgili ayetlerin ilk müslümanların zihnindeki anlamları budur. Eminim ki bu anlamların bize ulaşmasını sağlayan rivayet malzemesi bir çırpıda İsrâiliyat diye kategorize edilip çöpe atılacaktır. Ama siz bu rivayetleri hangi çöplüğe atarsanız atın, bu durum İsrailiyat malzemesinin ilk müslüman nesillerin bilgi ve yorum kaynağı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu gerçeği değiştirmediği gibi, Kur’an’ın da her şeyden önce ilk muhataplarının bilgi ve kültürel kodlarına uygun biçimde konuştuğu gerçeğini de değiştirmez. Kur’an vahyi ile ilk muhatap kitlesi arasında çok sıkı bir diyalektik ilişki bulunduğuna göre asıl anlamların izini Kur’an’dan rivayet ve İsrailiyat’a, rivayet ve İsrailiyat’tan Kur’an’a gidiş-gelişler yapmak ve mukayeselerde bulunmak suretiyle sürebilirsiniz. Sonuçta geleceğiniz adres tarihselliktir.

İşte bu yüzden, günümüz müslümanları bu tarihsel içeriği, kıssalar ve diğer birçok ayetteki anlatımların mitik karakterini soyutlamalar, sembolleştirmeler yapmak suretiyle kendi varoluşlarıyla irtibatlı hale getirmek durumundadır. Sözgelimi, Âdem, cennet ve İblis kıssası kendi varoluş tecrübemize ve iç dünyamıza bir şeyler söyler biçimde yorumlanmalıdır. Aksi halde, Kur’an’daki kıssa lafzî/hakiki anlamıyla insanoğlunun mebde ile ilgili temel sorularına hemen hiçbir cevap vermediği gibi teodise, kötülük sorunu, iyilik-kötülük dikotomisi gibi çok ciddi felsefi ve kelami problemler doğurmakta, dahası Şehristanî’nin el-Milel’de İblis ya da Şeytan’ın dilinden aktardığı üzere son derece çetrefilli sorular ve sorunlara yol açmaktadır. Ancak burada şunu da belirtmek gerekir ki Kur’an’daki ifade ve anlatımları yorumlarken, ilkin onun ne dediğini bilerek-isteyerek atlayıp tam da günümüz insanının algısını, bilgisini ve beklentisini doğrudan doğruya ayetlere aslî anlam gibi giydirmemek, sözgelimi “cin demek karbon asidi demektir, kâinatın yaratılışla ilgili olarak “duhan” demek, nebula demektir” yerine, erken dönemlere ait kaynakların tanıklığına başvurarak mümkün mertebe ilk anlamı göstermek ve böylece bu anlamın günümüz insanına herhangi bir şey söyleyip söylemediğini netleştirmek, bundan sonraki aşamada da kendi yorumlarımızı serimlemek gerekir. Çok kere “Kur’ancılar” ya da “yöntemsiz yorumcular” diye eleştirdiğim çevrelere yönelik en temel itirazım, bu çevrelerin kendi fikir ve yorumlarını doğrudan Kur’an’ın asıl mana ve maksadı gibi sunmaya çalışmalarıdır. Oysa bizim ısrarla anlatmaya çalıştığımız husus, öncelikle Kur’an’ın mantuk ya da lafzın delaleti itibarıyla günümüz insanına konuşmadığını vurgulamak, ardından da onun gerçekte nasıl konuştuğunu belirlemek ve bu konuşma tarzının muhtevasından bizim de nasipleneceğimiz bir şeyler üretmeye çalışmak gerektiğidir. Bu açıdan bakıldığında, benim için önemli olan husus, Allah’ın tıpkı bir kral gibi kâinatın tepesindeki bir arşta oturup oturmadığını mevzu bahis etmek değil, kendini bir ilk muhatap kitlesine böyle tasvir eden ama gerçekte ve Kur’an’dan önceki kitapların, peygamberlerin de gösterdiği üzere bütün bu kâinattaki varlıkların yaratanı olan o yüce varlığa en azından bizi yaratıp bunca nimete nail kıldığı için şükranda bulunmamız, O’na içtenlikle yakarmamız ve aynı zamanda O’nun hatırını sayıp iman (itimat) ve fazilet sahibi bir insan olmamız gerektiğidir. Meselenin özü bence budur; yoksa tarihin farklı dönemlerinde ortaya çıkan ve belli mezheplerce dogmalaştırılan kabulleri, “sahih Allah tasavvuru” diyerekten, insanların/müslümanların Allah’la birebir hukuklarını sabit ve standart kurallara bağlamaya çalışmak ve buna bağlı olarak, Allah’la sivil ilişkinin imkânı bağlamında sufilerin O’nunla hukuklarını kimi zaman coşku (şatahat) ile dile getirmelerini sapkınlık saymak, olsa olsa kelamî kabullerle –ki bu kabuller Allah’tan onay almış kabuller değil, bilakis tarihsel süreçte yaşanan cedeller ve polemiklerden ortaya çıkmış ideolojilerdir- gerekçelendirilmeye çalışılan bir baskı politikasıdır. İnsanlar Allah’ın bir ve biricik mabud olduğuna şeksiz şüphesiz iman ettikten sonra, O’nu kendi iç dünyalarında nasıl algıladıkları, pek tabii ki kendi algılarını resmî inanç doktrini gibi takdim etmedikleri sürece, bizi ilgilendirmez ve bizim teftiş alanımıza girmez.

Mustafa Öztürk

You may also like...

Bir Cevap Yazın