HIRS “ŞİMDİ”Yİ KURBAN ETMEKTİR

Bir gerçeklik olabilir. Senin toplum dediğin, medeniyet dediğin, kültür dediğin, eğitim dediğin şu hastalığın çok ince bir yapısı vardır. Yapı şudur: O, sana sembolik fikirler verir, bu sayede gerçek yavaş yavaş bulutlanır, bulutlu hale gelir, gerçeği göremezsin ve gerçek olmayana bağlanırsın. Örneğin, toplum sana hırslı olmayı öğretir, hırslı olmana yardım eder. Hırs, umut içerisinde yaşamak demektir, yarında yaşamak demektir. Hırs, bugünün yarın için kurban edilmesi demektir. Bugün, mevcut olan her şeydir; şimdi senin var olduğun, her zaman var olacağın yegane zamandır. Yaşamak istersen, ya şimdi olacaktır ya da asla olmayacaktır. Fakat toplum seni hırslı yapar. Çocuklukta okula gittiğinde ve hırs sana öğretildiğinde zehirlendin; zengin ol, güçlü ol, bir şey ol. Hiç kimse sana asla, zaten mutlu olma gücüne sahip olduğunu söylemez. Herkes sana, sadece belirli koşulları yerine getirdiğinde yeterli paraya, büyük bir eve, büyük bir arabaya, şuna ve buna sahip olduğunda mutlu olma gücüne sahip olduğunu söyler, ancak o zaman mutlu olabilirsin. Mutluluğun bu şeylerle hiçbir alakası yoktur. Mutluluk edinilen bir şey değildir, o senin doğandır. Hayvanlar hiç parası olmadan mutludur. Onlar “Rockefeller”ler değildir. Ve hiçbir “Rockefeller” de bir geyik ya da bir köpek kadar mutlu değildir. Hayvanların politik bir gücü yoktur başbakan ve başkan değildirler ama mutludurlar. Ağaçlar mutludur; yoksa çiçek açmayı keserlerdi. Hala çiçek açıyorlar; hala bahar geliyor. Hala dans ediyorlar, hala şarkı söylüyorlar, onlar hala kendi varlıklarını ilahi olanın ayaklarının altına seriyorlar. Onların duası süreklidir, onların ibadeti hiç durmaz. Ve onlar herhangi bir kiliseye gitmezler; buna gerek yok. Tanrı onlara gelir. Rüzgarda, yağmurda, güneşte Tanrı onlara gelir. Sadece insan mutlu değil; çünkü insan gerçekle değil, hırsla yaşar. Hırs bir hiledir. O, zihnini başka bir yöne çekmek için bir hiledir. Sembolik hayat, gerçek olanın yerine geçmiştir. Bunu hayatta gözlemle. Anne çocuğu onun istediği kadar sevemez çünkü anne kendi kafasında takılıp kalmış durumdadır. Hayatı, tatmin olmuş bir hayat değildir. Hayatı tam bir felaket olmuştur. Çiçek açmaya muktedir olamamıştır. Hırs içerisinde yaşamıştır. Erkeğini kontrol etmeye, ona sahip olmaya çalıştı. Kıskanç oldu. Sevgi dolu bir kadın olamadı. Eğer sevgi dolu bir kadın olamamışsa, nasıl çocuğuna karşı ansızın sevgi dolu olabilir? R. D. Laing’in bir kitabını okuyordum. Bana Hayatın Gerçekleri [(The Facts of Life) kitabını yollamıştı. Kitapta, bir psikanalizcinin pek çok anneye, “Çocuğunuz doğacakken, gerçekten onu buyur eden bir ruh halinde miydiniz, çocuğu kabul etmeye hazır mıydınız?” sorusunu sorduğu bir deneye atıfta bulunuyor yazar. Bir anket düzenlemiş. İlk soru: “Çocuk kazara mı oldu yoksa çocuğu arzuladınız mı?” Yüzde doksan kadın, “Kaza ile oldu; arzulamamıştık onu,” demiş. Sonraki soru: “Hamilelik olduğunda şüpheleriniz var mıydı? Çocuğu istediniz mi, yoksa kürtaj mı olmak istediniz?” Çoğu, haftalarca çocuğa sahip olmak mı yoksa kürtaj mı yaptırmak konusunda emin olamadıklarını söylemiş. Sonra da karar vermeden çocuk doğar. Belki başka kaygıları vardı; belki dini kaygılar – günah yazılabilir, cehennemlik olabilir. Katolik olabilirler ve kürtajın bir cinayet olduğu fikri onları durdurmuş olabilir. Ya da belki toplumsal kaygılar olabilir. Ya da kocası çocuğu istemiştir ya da onlar çocuğu kendi egolarının bir devamı olarak istemişlerdir. Ancak, çocuk öldürülmemiştir. Çok ender olarak bir anne, “Evet, çocuğumu buyur ettim. Onu bekliyordum ve mutluydum,” demiştir. şimdi istenmeyen bir çocuk doğmuş oldu; ta en başından beridir anne ona sahip olmak ya da olmamak konusunda şüphe içerisindeydi. Bunun yansımaları olmak zorundadır. Çocuk bu gerginlikleri hissetmiş olmalı. Anne çocuğu aldırmayı düşündüğünde, çocuğun kalbi kırılmış olmalı. Çocuk annenin, bedeninin bir parçasıdır; her titreşim çocuğa ulaşır. Ya da anne düşündüğünde ve emin olamadığında, ne yapması ne yapmaması konusunda muallakta kaldığında, çocuk da bir titreme, sarsılma hisseder; o, ölüm ile yaşam arasında asılı duruyor. Sonra bir şekilde çocuk doğuyor ve anne de onun bir kaza sonucu olduğunu düşünüyor; doğum kontrolünü denediler onu-bunu denediler ve başarısız oldu ve çocuk ortaya çıktı o yüzden birisinin buna hoşgörü göstermesi gerekiyor. Bu hoşgörü sevgi değildir. Çocuk ta en başından beri sevgiye özlem duyuyor. Ve anne de suçluluk hissediyor çünkü doğal olduğunda verebileceği kadar çok sevgi vermiyor. O yüzden onun yerine başka bir şey koyar. Çocuğu çok fazla yemeye zorlar. Çocuğun ruhunu çok fazla sevgiyle dolduramaz; o da çocuğun bedenini tıka-basa doldurur. Bu, yerine başka bir şey koymadır. Gidip görebilirsin. Anneler o kadar takıntılıdır ki. Çocuk “Aç değilim,” der ve anneler zorlamaya devam eder. Onların çocukla hiçbir ilgisi yoktur, çocuğu dinlemezler. Onlar bir şeyi başka bir şeyle değiştiriyorlar; sevgi vermezler, o yüzden yemek veriyorlar. Sonra çocuk büyür; sevemezler, o yüzden para verirler. Para sevginin yerine geçer. Ve çocuk da paranın sevgiden daha önemli olduğunu öğrenir. Eğer sevgin yoksa korkulacak bir şey yoktur, ama paran olmak zorundadır. Hayatta açgözlü olacaktır. Bir manyak gibi paranın peşinden koşacaktır. Sevgiyi umursamayacaktır. “Her şeyin bir sırası vardır. Çnce bankada büyük bir hesabım olmalı. şu kadar param olmalı; ancak o zaman sevgiye gücüm yeter,” diyecektir. şimdi, sevginin paraya ihtiyacı yoktur; olduğun halinle sevebilirsin. Ve şayet sevginin paraya ihtiyacı olduğunu düşünür ve paranın peşine düşersen, bir gün paran olabilir ve sen ansızın kendini boş hissedersin çünkü tüm bu yılları para biriktirmekle harcadın. Ve onlar sadece harcanmış değildir; tüm bu yıllar sevginin olmadığı yıllardı, o nedenle sevgiyi yaşayamadın. şimdi para vardır ama sen nasıl seveceğini bilmiyorsun. Hissetmenin lisanını, sevginin lisanını, coşkunluğun lisanını unutmuş haldesin. Evet, güzel bir kadını satın alabilirsin ama sevgi bu değildir. Dünyadaki en güzel kadını satın alabilirsin ama sevgi bu değildir. Ve o seni sevdiği için gelmiyor; o sana banka hesabın yüzünden geliyor. Para bir semboldür. Güç, siyasi iktidar bir semboldür. Saygınlık bir semboldür. Bunlar gerçeklikler değildir; bunlar insanların yansıtmalarıdır. Bunlar amaçlar değildir; onların maddeselliği yoktur. Onlar mevcut değildir, onlar sadece mutsuz bir zihnin yansıttığı rüyalardır. Coşkun bir halde olmak istersen, sembolik olanın dışına çıkmalısın. Sembolik olandan özgürleşmek demek, toplumdan özgürleşmektir. Sembolik olandan özgürleşmek, bir birey haline gelmektir. Sembolik olandan özgürleşmek için, gerçek olanın içine girme cesareti gösterdin. Ve sadece gerçek gerçektir; sembolik olan gerçek değildir.

ALINTI

You may also like...

Bir Cevap Yazın