DERSHANE “HİZMETİ”: EĞİTİMDEKİ TÜMÖR

  

Türkiye’de özellikle belirli bir “camia”nın maddi açıdan güçlenmesine ve “özgül” ağırlıklarından çok daha fazla topluma ve siyasete nüfuz etmesine imkan veren eğitim sistemindeki “dershane sorunu”, günden güne ülkenin körpe beyinlerine zarar vermeyi sürdürmektedir. Yine özellikle, ya “velisi” zengin ya da akıl ve zekası “zengin” körpe beyinleri, reklam ve pazarlama konusu haline getiren ve bu sayede büyük kitlenin çocuklarının dershanelerine akması dolayısıyla büyük para kaynaklarına “hizmet” eden malum “camia”, başbakanın dershanelerin kapatılması gerektiğine ilişkin açıklamasından bu yana hop oturup hop kalkar hale geldi. Zekası ve cebi “zenginler” ile büyük kitle arasında yapılan ayırımcılık yetmiyormuş gibi “olimpiyat” ya da “özel derece” sınıfı adı altında öğrencileri “farklı” ve “özel” muamelelere tabi tutan bu zihniyet, “paralel” eğitim yapılanmasına giderek, körpe beyinleri “hadım” etme operasyonunda hegemonik konuma yükselmiştir. Üstüne üstlük bu durumu, “başarı” öyküsü olarak sunmaktadır. Merkezi sınav sistemi ve kamu eğitimindeki yetersizlik gibi yönetsel hastalıklardan doğan bu “sektörel tümör”, maalesef bugün itibariyle eğitim sisteminin “vazgeçilmez” kurumlarından biri haline geldi. Neredeyse bazı veliler için çocuklarının okula gidip gitmemesi önemli değilken, dershaneye devam etmesi daha öncelikli hale geldi.

Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde idari ve sosyal kurumların yetersizliği sebebiyle geçiş süreçlerini yumuşak bir şekilde geçirmek için “tampon mekanizmalar” ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin hızlı şehirleşmesinde yaşanan “çarpıklık” ve buna öncülük eden “gecekondulaşma” bunun en güzel örnekleridir. Gecekondu, kendiliğinden ortaya çıkan, şehirleşme ve medenileşme perspektifinde arızi bir kurumdur. Benzer şekilde, örgün öğretim kuruluşlarının ve eğitim sisteminin yetersizlikleri sebebiyle ortaya çıkan ve aslında bir “tampon mekanizma” olan dershanelerin de gecekondular gibi geçici görülmesi ve ortadan kalkması gerekir. Dershanelerin eğitim sisteminin tabii ve asli bir unsuru haline gelmesi, bir hastanın devlet hastanesi ya da bir özel hastanede yataklı tedavi gördüğü sırada hafta sonları da özel hastaneye yatarak ek tedavi görmesine benzer. Eğer bir hastane hastanın tedavi ihtiyacına cevap veremiyorsa yapılması gereken şey, hastaya hafta sonları veya akşamları başka bir sağlık kuruluşunda ek tedavi uygulamak değil, ya tedavi gördüğü hastanenin niteliğini artırmak ya da hastayı başka bir hastaneye sevk etmektir.  

 

Türkiye’de dershaneciliğe dayalı eğitim sistemi, öğrencilerin okul saatleri dışında hiçbir sosyal ve kültürel faaliyet yapmasına imkan vermemektedir. Kültürle, edebiyatla, sanat ve sporla ilgisi kopmuş, başarı kriteri sadece test sonuçları olan bir gençlik nasıl hayata hazırlanabilir? Haftanın yedi günü, ailesinden ve arkadaşlarından uzak bir şekilde “test çözme makinesi” haline getirilmiş bir öğrencilik, gençleri geleceğe hazırlayamaz. Veliler açısından iyi eğitim, daha iyi mesleklere ve gelir getirici işlere sahip olma ihtimalini artırdığı için çocuklarının “üniversite sınavlarında başarılı olmasını” ifade etmektedir. Bu bakımdan çocuk hayatı sadece yarışma sınavlarında başarılı olmaktan ibaret görmekte ve yüksek skor elde etmek dışında bir amacı bulunmamaktadır. Bu yarışta geriye düşen çocuklar ağır bir başarısızlık duygusuna kapılmaktadır. Bu çocuklar eğitime ve topluma küsmekte, kendilerini toplumdan dışlanmış görmektedir. Aileleri tarafından da sürekli aşağılanan bu çocuklarda psikolojik sorunlara ek olarak şiddete eğilim ve madde bağımlılığı da daha fazla görülmektedir.  

 

Dershaneler aileler ve öğrenciler üzerinde ciddi sosyo-ekonomik baskılara neden olmaktadır. Teknik bir işe dönüşen eğitimin kısa süreli “kazanımları” karşılığında ailelerin yarıştan kopmamak adına dershanelere ödedikleri para yaklaşık olarak 2,5 milyar lirayı bulmaktadır. Bu rakam her geçen yıl giderek artmaktadır. Yılda on binlerce lirayı bulan dershane masrafını karşılayamayan ailelerin çocukları, dershaneye gidebilme imkanına kavuşmuş öğrencilere karşı geriye düşmektedir. Bu dezavantaj, öğrencilerin gelecekleri üzerinde belirleyici rol oynamaktadır. Bu durum eğitimde fırsat eşitliğine engeldir. Eğitimde bölgeler arası fırsat eşitsizliğinin yüksek olması, öğrencilere verilen eğitim kalitesinin farklılaşması da, iyi eğitim alan öğrenci ile kötü eğitim alan öğrenci arasındaki eğitim açığını kapatmak için velileri özel ders ve dershanelere yönlendirmektedir.

 

Türkiye’de eğitime ayrılan bütçenin merkezi bütçe içindeki payı son 10 yılda %7,5’ten %11’e çıkmış olsa da, eğitime aktarılan kamu kaynaklarının milli gelire oranı son 10 yılda %2,7 civarında gerçekleşmiştir. Bu oran OECD ülkeleri içinde eğitime ayrılan pay bakımından en düşük düzeyi ifade etmektedir. Kamunun eğitim sektörüne ayırdığı kaynağın düşük olması velileri kendi bütçelerinden çocuklarının eğitimine kaynak aktarmaya yönlendirmektedir.

 

Eğitime kamudan aktarılan kaynağın milli gelire oranı düşük olduğu halde Dünya Bankası tarafından yapılan bir araştırmada vatandaşların dershane, kurs, özel ders, özel materyal ve özel okul gibi hane halkı harcamalarının eklenmesi ile eğitime ayrılan kaynağın milli gelire oranı %7’ye çıkmaktadır. Yani eğitime kamunun harcadığı kaynağın milli gelire oranı %2,7 iken, vatandaşların yaptıkları harcamaların milli gelire oranı %4,3’tür. Bununla birlikte eğitime kamunun harcadığı miktar özel sektörün 8 katıdır. Yani eğitim harcamalarının daha fazla kısmı özel sektörün verdiği hizmetlere harcanırken, aynı sektörün eğitime aktardığı kaynak, kamunun sadece sekizde biridir. Özel sektör açısından eğitim sektörü az harcama ile yüksek kar getiren bir alan olarak görülmektedir.

 

OECD tarafından aralıklarla yapılan belli ülkelerin öğrenci performanslarını ölçmeye dönük PISA (Programme for International Student Assessment) testinin sonuçları eğitime harcanan bu kadar kaynağa rağmen Türkiye’nin okuma becerisi, matematiksel beceri ve bilimsel yetenekler bakımından OECD ülkelerinin en başarısızlarından biri olduğunu göstermektedir. PISA testinin her üç branşında, Türkiye 34 OECD ülkesi içinde 32.’dir. Bu sonuç, eğitim sektörünün açık bir iflası anlamına gelmektedir.

 

Türkiye’de 4+4+4 sisteminde yapıldığı gibi eğitim konusunda alelacele bir programlama yapılmaktan kaçınılmalıdır. Ancak işe, eğitim sisteminin “tümörü” haline gelen dershanelerin kapatılmasından başlanmalıdır. Bizim önerimiz, merkezi sınavların öğrenci seçmedeki “merkezi” rolünün kademeli olarak azaltarak bunun yerine okul başarısı ve üniversitelerin kendi sınavlarını koymak daha doğru bir çözüm olacaktır. Bunun için müfredatını ve içeriğini devletin belirlediği bir eğitim sistemi hemen terk edilmeli ve devletin sadece idari ve mali denetimi ile yetinilecek özel okullaşma ile birlikte devlet okulları kamusal yararı ön planda tutan bir niteliğe kavuşturulmalıdır. Bu yapılırken toplumsal sınıf ve tabakalar arası eşitsizliği ortadan kaldıracak uygulamalara imza atılmalı ve yeni eşitsizlik biçimleri yaratacak uygulamalardan kaçınılmalıdır. Eğitim sisteminde esaslı bir dönüşüm yapılmadığı takdirde, dershanecilikten kaynaklanan “sosyal tümör”, metastas yapacak ve ülkenin diğer kesimlerini de hasta edecektir.

Adem Çaylak

You may also like...

Bir Cevap Yazın