CEMAATLERİN OLUŞUMU VE İÇ YÜZÜ

Merkeziyetçilik

Cemaat yapılanmalarının en bariz özelliklerinin başında merkeziyetçilik özelliği gelir. Cemaat içinde liderle birlikte hiyerarşik olarak üst kademede yer alan birileri, cemaatteki tüm işleri merkezden yönetir, karar verir. Öyle ki bireylerin nasıl ve nerede yaşayacaklarına, ne iş yapacaklarına, ne yiyip ne içeceklerine, evliliklerine, boşanmalarına, gidecekleri okula, hangi eğitimi alacaklarına, ne okuyup ne okumayacaklarına, neyi, nasıl düşüneceklerine ve neleri de düşünmemeleri gerektiğine bu merkezi sistem içinde karar verilir. Hiyerarşik olarak bu kararlar alt kademelere kadar ulaştırılır. Kimse bu kararları sorgulamaz, “niçin?” diye sormaz ve hemen uygulamaya geçer. Aksi takdirde yaptırımlar devreye girer.

Cemaat içinde herkesin onadığı ve sorgulama gereği duymadığı ortak bir düşünme biçimi vardır. Buna “ortak kafa” da denilebilir. Harekete katılan bireylerin mantığı şöyle işler: “Eğer lider bunun doğru olduğunu söylüyor ve diğerleri de yapıyorsa, iyi bir şey olmalı.” Cemaatlerde liderin ve hareketin normları, bireyinkilerle yer değiştirince “grup kafası” gelişir. Birey bu “ortak kafa”ya göre düşünmeye alışınca her şey buna göre makul veya akıl dışı olmaya başlar.”Ortak aklın yönlendirici gücü bireylerin kendi iradelerini ortaya koymalarını ve gerçek taleblerinin/durumlarının ortaya çıkmasını engeller.”

“Grup düşünmesi” denilen tutum, cemaat liderliğinden gelen karar ve uygulamalara karşı eleştiri geliştirmedeki çekingenliği ifade eder. Şer’î ya da aklî muhtevalı tenkitler luzumlu oldukları halde bir türlü dile dökülemezler. O zaman da çoğu kez gidişattan rahatsız cemaat mensublarında psikolojik onarım mekanizması devreye girer. Bu sayede üstten gelen kararların aleyhinde kanıtları görmezlikten gelme ya da ortaya çıkacak tahribatı önemsememe şeklinde bir tavır gelişir. “Bir hikmeti vardır” tarzı söylemler yaygınlık kazanır.

Tek Tipleşme

Bir cemaat üyesinin fedakâr ve sadık olabilmesinin yolu bireysel kimliğinden ve kendisine özgü farklılıklardan sıyrılmasından geçmektedir. İyi bir fedakârlık sağlam bir bağlılığı, sağlam bir bağlılık da bireysellikten sıyrılarak cemaat kimliği içinde erimeyi, kolektif yapıya karışmayı gerektirmektedir. Kişi kolektif bir kimlik içinde asimile olursa, kendini ve başkalarını bir birey olarak görmez. Kendini ve başkalarını cemaatine göre tanımlar.

Cemaatlerin içinde tek tip kimliğin ön plana çıkmasıyla, farklılıklar büyük ölçüde yok edilir. Artık kişilerin mutlulukları, mutsuzlukları, umutları, övüncü, güvenci, sevinçleri, hedefleri, yapabildikleri ve yapamadıkları kendi görüş ve yeteneklerinden değil, kolektif yapıdan kaynaklanır. Kişi artık kendisi değildir. Cemaatin çizdiği, şekillendirdiği bir tiptir. O kalıba girer. Bireyin kişisel ayrılık ve özellikleri tümüyle ortadan kaldırılır. Kişi tüm varlığını cemaatinin varlığına armağan eder. Cemaat menfaati kişisel menfaatlerinin önüne geçer. Tüm üyeler o kalıpla şekillenerek tek tipleşirler. Cemaat, insan üzerinde kurduğu egemenlik ve zorbalıkla kişiliğinin öne çıkmasını olanca gücüyle engeller.

Kolektif bir ortama uyum sağlaması için bir insanın, kişisel farklılıklarından sıyrılması, serbestçe ve bağımsız karar verme hakkından yoksun bırakılması gerekir. Doğal eğilimlerinin ve içgüdülerinin birçoğunu içinde tutmak zorunda bırakılır. Cemaat adamının mutluluğu ve dayanıklılığı, artık kendi kendisi olmayışından ileri gelir. Fakat onun bu mutluluğu ve dayanıklılığı kendisi ile kolektif topluluk arasındaki bağa bağlıdır. Kendisini sadece bu kolektif topluluğun bir parçası olarak hissettiği sürece yıkılmaz ve ölmez bir bireydir. Ancak kolektif topluma katılıp tek tipleşmiş birey artık seçme özgürlüğüne sahib değildir. Ya kolektif topluluğa yapışmalıdır ya da bir yaprak gibi düşüp solacaktır.

Cemaatler, bir sonraki maddede bahsedeceğimiz, ideolojik yorumlarından ibaret “mutlak gerçek”lerini özel eğitim yoluyla mensublarına aktarırlar. Bu eğitimle amaçlanan “tek dilden konuşan, at gözlüğüyle bakan, sadece beyninin filtre ettiklerini algılayan”, mutlak gerçekliği sadece kendi öğretilerinden ibaret sayan, tek tipleşmiş elemanlar yetiştirmektir. Cemaat bu eğitimlerle tek tip bir kimlik inşa eder, herkesi bu tek tip kimliğe uyum sağlamaya davet eder.

Uygulanan eğitim metotlarında serbestçe düşünmenin, akletmenin ve üretmenin yolları öğretilmez. Özel beyin yıkama yöntemleri, vaaz, manipülasyonist eğitimsel taktikler, enformasyon kontrolü, ikiyüzlülüğün eşlik ettiği aşamalı eğitim yöntemleri, farklı bilgi kaynaklarını şeytanlaştırarak bilgi sınırlaması yapılması gibi yöntemlerle zihinler, tek tip düşünmeye ve algıya alıştırılır.

Böylelikle cemaatin tek bir blok halinde hareket etmesi ve bölünmeden, çatlakların oluşmasına musaade edilmeden varlığını sürdürebilmesi için cemaate uygun kafalar yetiştirilmiş olur. Liderliği kutsallaştıran; bireyi, hizmet ettiği cemaat için feda eden ve bunun ne derece büyük, yüce ve kutsal bir mertebe olduğuna şartlandıran bir eğitimdir bu! Bireyler artık şahsiyet değil; birer görev adamı, teşkilat adamı, personel, militan, ölmeye hazır bir savaşcıdır. Ama asla kendisi değildir.

Aslında insanın kendi özünü reddedip cemaatte aynı tip şahsiyetlerden birisi olması, bir tür kişisel sorumluluktan da sıyrılıştır. Kişi kendi başına karar verme sorumluluğunu cemaatin üzerine atmıştır. Nasıl olsa birileri düşünüp onun adına karar verecektir. Kendisi ne diye yorulup karar vermenin tereddut ve şubhesine düşsün ve sonuçları itibariyle ortaya çıkabileceklerden korku duysun ki! Toplumdaki çoğu kişi için kendi adına karar vermenin ağırlığı yerine, kişiliğini topluluğa teslim etmenin özgürlüğü daha tercihe şayandır. Kolektif karar verme mekanizması, aynı zamanda kişisel vicdanı da büyük ölçüde tahrip eder. Çünkü kişi yaptığı işe kendi olarak değil de bir grubun çatısı altında karar verdiği için ortaya çıkabilecek her türlü sonucun ortak bir muhatabı vardır. Bu muhatap kişinin kendi vicdanı değil, cemaatin karar verme mekanizmasıdır. Bu durumda vicdan kendini sorgulama gereğini de hissetmez. Normal bir insanken karıncayı dahi ezmeyen insanların, cemaat üyesi olduklarında vicdansız katillere dönüşmelerinin veya her türlü adi suçu gözlerini kırpmadan işleyebilmelerinin bir sebebi de budur.

Cemaatte asimile olmuş bireyin yeteneklerinin bu yapı içinde açığa çıkması mümkün değildir. Bu nedenle cemaat içi görev dağılımında yetenekler asla göz önünde bulundurulmaz. Kişilerin yetenek ve karakterleriyle cemaat içi konumları arasında bir dengesizlik ortaya çıkar. Genel hayat içinde çok az şey başarabilecek yetenekteki bireyler grup içinde sırf sadakatlerinin bir ödülü olarak çok iyi bir konumdadırlar. Oysa yetenekli elemanlar, yeteneklerinin içten gelen baskısıyla huzursuzdurlar. Cemaat içi eğitimden geçmişlerdir. Ama bu onların yeteneklerini tümden ortadan kaldıramaz. Buldukları ilk fırsatta bu yeteneklerini sergileyecek işler yaptıklarında, genelde cemaatsel davranışın dışına çıktıklarından bu durum diğer mensublar veya lider tarafından bireysellik hatta bencillik olarak nitelenir. Aynı şekilde, yetenekleri nedeniyle kötü gidişatın farkına varıp bundan rahatsız olan bunu değiştirmek için iyi niyetle mudahil olmak isteyen, bazen de eleştiren ve öneriler getiren bireyler, grubun birliğini bozmaya aday ayrılıkçı şahıslar olarak damgalanır.

Cemaat Öğretisi

Bir cemaatin muhatablarınca kabulune mazhar bir seçkinliğinin olabilmesi için diğerlerinden farklı kendine ait bir öğretisinin bulunması gerekir. Cemaat, çağrısını ve varlığını bu öğretinin üzerine bina eder. Bir cemaat öğretisine sahib olmak, sonsuza dek her şeyi bilmek gibi görülür. Artık mechul ve hayret verici bir şey kalmamış demektir. Akla gelecek bütün sonuçların cevabı hazırdır, bütün kararları verilmiştir ve bütün ihtimaller önceden görülmüştür. Cemaat mensubu kişi şaşırmaz ve tereddut etmez çünkü onun şaşmaz öğretisi(!) dunyanın bütün sorunlarının çözüm yolunu bilir.

Cemaatler için çoğunlukla bir şeyhin, hocanın dine ilişkin yaklaşımlarına dayanan bu öğreti, cemaat mensublarına göre mutlak ve son gerçektir. Bunun dışındaki tüm yaklaşımlar ve yorumlar gerçeği ifade etmedikleri gibi kesin de değildirler. Bu öğretiye bağlanan cemaat üyesi, hayatına ve görüşlerine ilişkin her türlü çıkarımı buradan yapmak zorundadır. Dayanaklardan alınan deliller, cemaat öğretisi için bir şey ifade ediyorsa anlamlıdır. Öğretiyle çelişen delil ve dayanaklar ise nesnel değerlendirmeye tabi tutulmak yerine inkâr edilir veya tevil edilir çünkü bunlar öğretiyi sarsıcı ve mutlak gerçek oluşuna zarar vericidirler.

Aynı şey, öğretiyle çelişen diğer görüş sahiblerine ait eser ve kaynaklara da yapılır. Öğretiyi tartışmaya açan, mutlaklığına zarar veren bu kaynaklar ve isimler cemaat tarafından küçümsenir, şeytanlaştırılır ve sansürlenir. Zararlı kaynak ve isimler tüm cemaat mensublarına, tıpkı kesin kaynak ve isimlerin öğretilmesi gibi öğretilir çünkü cemaat mensubları hummadan kaçar gibi bunlardan kaçmalıdır ki öğreti zarar görmesin. Aslında ortaya çıkan şey bir tür “körü körüne inanç”tır. Farklı kaynak ve isimleri sıradan cemaat elemanlarının okuması ve bu yolla akli çıkarımlar yapması ve bir de akli bulgulara dayanarak kesin öğretiye dönük sorular sorması veya eleştiriler getirmesi neredeyse ihanet derecesinde bir suçtur. Bu yüzden cemaat üyeleri bu kaynak ve isimlerden şiddetle sakındırılır.

Öğretinin etkisi mutlak ve kesin kabul edilmesinden gelmektedir. Tarih boyunca eleştirel düşünceye ve akli delillere dayanan fikirlerden çok, mutlak gerçekliğin ifadesi olarak çıkmış rijit öğreti ve doktrinler çok daha fazla itibar görmüştür. Delile, isbata ve anlaşılmaya dayalı bilgilerin üzerinden sanki büyü tozu kalkıvermekte ve basitleşmektedir. Bu nedenle insanların çoğu açık ve isbat edilebilene, açıklanabilene değil; dokunulmaz, büyülü, tartışılmaz, isbatı güç ve karmaşık dogmalara inanmayı tercih ederler.

Öğretiler aynı zamanda mantıktan öte duyguları muhatab alırlar. Bir açıklamanın veya yorumun kabul edilebilirliği onun anlaşılır olmasından öte duygu temeline dayalı bir inandırıcılığının olmasına bağlıdır. Öğretilere duygu temelinde bağlılık bağnazlığa yol açmaktadır. Duygusal olarak bir şeye bağnazca bağlanan bir fanatik aslında hastalıklı bir kişidir. Bir futbol takımının fanatiği olmanın nasıl akla dayalı bir izahı yoksa, bir düşünce ya da öğretinin bağnaz bir fanatiği olmanın da akli bir temeli yoktur.

Bir öğretiye sahib olmak cemaatin varlığını ve bütünlüğünü sürdürmesi için kaçınılmazdır. Cemaat içinde düşünce birliği olmadan hareket bütünlüğü sağlanamaz. Bunu sağlayan, herkesin ortak olarak kabul ettiği öğretiye bağlılıktır. Öğretiyi sorgulamak, ya da sorgulamaya yol açacak bir düşünce özgürlüğüne meydan vermek cemaatler için asla mümkün değildir. Yaşam alanı bulamadıkları toplumlarda dışa karşı fikir özgürlüğünün en sert savunucuları olan cemaatler, aslında kendi içlerinde fikir özgürlüğünün en büyük katilleridirler.

Sorgulayan, soru soran, kuşku duyan, körü körüne inanılması için kendisine sunulan öğreti için ikna edici deliller isteyen kişilere cemaatlerin içinde yer yoktur. Bu tipler hiçbir cemaatin içinde kendilerine yer bulamazlar, bulsalar da huzurlu olamazlar.

Oysa sormak, sorgulamak, kuşku duymak güvensizliğin değil özgüvenin işaretidir. Tersine körü körüne inanmaya davet eden mutlakçı öğretilere sahib olmak güvensizliğin işaretidir çünkü hiçbir delil öne sürmeksizin veya delillerini tartışmaya açmaksızın öğretiyi savunmak, kuşku ve sorgulara karşı meydana çıkıp köklü biçimde savunamamak, öğretinin kendi içinde ciddi kuşkular içerdiğinin bir işaretidir.

Sırf bu nedenle öğretiye dönük dışarıdan gelen tüm tepkiler bir tür saldırı olarak algılanır. Bunlar saldırı ve provokasyon bile olsa özgüveni olan bir hareket ve toplumun bunlara cevabı fikirle karşılık vermek tarzında olmalıdır. Bunun karşılığı asla şiddet olmamalıdır. Fikir farklılıklarının şiddete dönüşmesi, ebedi ve mutlak gerçeğe sahib olunduğuna dair bağnaz fanatikliğin ve kendi fikrine karşı bir özgüvenin olmamasının bir neticesidir. Sadece cemaatler bazında değil genel olarak tüm müslüman toplumlar, inanç ve düşüncelerine bir fanatik gibi bağlı olduklarından ve özgüven eksikliğinden; İslâm’a, Rasûle, dinin kutsal değerlerine dönük provokatif saldırılara şiddetle karşılık vermeyi neredeyse gelenek haline dönüştürdüler.

Ödettiği bedelin karşılığı kan olmayan hiçbir eylem, şiddet temeline dayanmamalıdır. Hatta bazen şiddete bile şiddetle karşılık vermemek daha olumlu sonuçlar ortaya çıkarabilir. Kur’ân affetmeyi daha hayırlı bir karar olarak değerlendirir. Oysa müslümanlar her fikri saldırıya, her aşağılayıcı ve hakaret edici söze, her provokatif harekete şiddet kullanarak karşılık vermeyi büyük bir erdem veya “mucahidlik” zannetmektedir. Bu, özgüvensizliğin bir işaretidir. Bu tür tepkiler müslümanlara hiç yaramamaktadır. Humeyni’nin Salman Ruşdi için verdiği ölüm fetvası, karşıtlık üretmekten, her kesimin mevzilerinde daha iyi siper almasından, Batı toplumları nezdinde İslâmofobi üretmekten ve bu İslâm korkusunu yaymak isteyenlerin işlerini kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Saydığımız sebebler ve mensublarına kuşku salma olasılığı yüzünden cemaatler, ifade özgürlüğünü varlıklarına tehdid olan bir zehir gibi görürler. Bağnazlık, kuşkuya izin vermez. Kuşkuyu yok etmenin bir yolu, kuşku duyanları yok etmektir. Bağnazlık pasif haldeyken öğretisini sarsan delil ve düşünceleri yok farz eder veya inkâr eder. Aktif/güçlü haldeyken ise kanıtlarla ortaya çıkanları ve öğretisine saldıranları yok etmeye çalışır. Onlara şiddetle karşılık verir. Bugün İran’da muhalif düşünce mensublarına dönük sistematik işkence ve sindirme hareketinin geri planında böylesi bir refleks yatmaktadır. Cemaatler de öğretilerine aykırı görüşleri ve bunların savunucularını kendilerine bir tehdid olarak görüp güçleri oranında bunları yok etmeye çalışırlar ve bu esnada şiddeti bir yöntem olarak kullanmaktan çekinmezler.

Cemaatlerde gözlemlenen bir diğer davranış şekli de öğretilerinde savundukları fikirleri dinin kaynaklarına dayandırma eğilimidir. Bunun tipik bir örneği Filistin davasıdır. 1979 yılına kadar daha çok sosyalist görünümlü, Arab milliyetçiliği esasına dayanan, içinde kimi Hristiyan unsurları da barındıran Filistin meselesi, İran Devriminden sonra Şii grubların etkinliklerini artırması ve Sunni grupların da güçlenmesiyle dini nitelik görüntüsü veren yönünü güçlendirmeye başlamıştır. Filistin davasının çoğunluk mensubu müslümanlardan oluşuyor ve bazı tarihi temelleri bulunuyor olsa da sonuçta bu, işgale karşı yürütülen bir kurtuluş hareketi davasıdır. Olayın tartışma argümanları haksız bir işgal, zulüm, tecrit, soykırım meseleleri üzerinde yürüyor olsa sorun yoktur. Her insan, kim olursa olsun zulum görenleri, tecride ve soykırıma maruz kalanlara yardım etmelidir. Ancak iş Filistin davasına gelince, davanın amacı kutsallaştırılmakta ve dinileştirilmektedir. Dinin kaynağına dayanmayan gerekçelerle Filistin davası tartışılmaz kutsal bir öğretiye dönüştürülmüştür. Yakın dönemde Hamas, kuruluş bildirgesinin 13. maddesinde “Filistin’in herhangi bir parçasını suiistimal etmek direkt olarak dinin bir kısmıyla çelişir. Hamas’ın milliyetçiliği onun dininin bir parçasıdır. Hareket’in üyeleri bundan beslenmektedir” diyerek davayı tartışılmaz bir öğreti olarak tanımlamıştır.

Filistin davasının kutsal olarak kabul edilmesine ilişkin yaptığım bu analizin pek çok cemaat mensubundan tepki alacağının farkındayım çünkü Filistin davasını dini bir dava olarak savunmak bazı cemaatlerin katı öğretilerinin bir parçasını oluşturmaktadır. Bu nedenle davayı sadece işgale karşı bir kurtuluş hareketi olarak nitelemek, Filistin üzerinden kitleleri harekete geçirmeyi kalıcı yöntem haline getiren cemaatlerin işine gelmeyecektir.

Sabit bir öğretiyi ve davayı mutlak gerçek ve dinin bizzat kendisinden kaynaklanan bir şey olarak görmek ve tek bir düşünceye aşırı değer verilmesi paranoid bir beynin belirleyici işaretidir. Paranoid kimseler tek bir kavramın aşırı etkisi altındadır. Söz konusu düşüncenin kendine göre üstünlükleri olabilir, ama paranoid birey onun önemini saplantılı bir şekilde aşırı abartır. Diğer bütün değerlerden üstün tutar ve bu inancını yerine getirebilmek için her türlü eylemi yapmaya hazırdır. Bu düşüncenin tamamen esiri olan paranoid fanatikler bir kapalı kavram sisteminde yaşarlar, söz konusu kavramla çelişen düşüncelerin onlara asla ulaşamayacağı sarsılmaz bir cehalet şatosunda hapsolmuşlardır.

Cemaatlerde mutlak gerçeklik olarak kabul edilen bir öğreti düşüncesine sahiblik, kendisini sınırlı sayıdaki isimlerin kaynaklarına bağlılıkta da gösterir. Hemen hemen her cemaatin sıkı sıkıya bağlı olduğu bir veya birkaç şeyh, hoca, yazar, şair vardır. Bunlar yaşayan kişiler olabileceği gibi ölmüş kişiler de olabilir. Cemaatlerin üstad kabul ettikleri kişilerin eserleri ve fikirleri, cemaatlerin öğretilerinin kaynağını oluşturur. Cemaat içi eğitimde programlı olarak bu eserler okutulur. Öğretinin kaynağını oluşturduğundan ne eğitim faaliyetlerinde ne de bunların uygulamaya geçirilmesinde üstadların fikirleri tartışmaya açık değildir. Olduğu gibi alınır, kabul edilir ve uygulanır. Her cemaat bireyi üstadının inanclarının bir uygulayıcısıdır. Ona benzemeye çalışır. Üstadına gelecek bir eleştiriyi kendisine gelmiş olarak kabul eder. Şiddetle savunmaya geçer. Hatta gelen eleştirileri anlama zahmetine bile katlanmadan karşı tarafa üstadın düşmanı olma suçlamasını yöneltir. Niyet sorgulamasına başlar. Eleştiri yapanları üstadın büyüklüğü karşısında küçümser.

Bazı isimler üzerinde bağnaz bir şekilde ısrarcı olmak, bunların dışındakilere tüm kapıları kapatmak, üstadının yanılmaz olduğuna inanmak, bunlara gelen eleştirileri asla kabul etmeyip bu tür girişimleri saldırı olarak algılayıp büyük tepkiler vermek, sağlıklı bir aklın kabul edebileceği işler değildir.

Cemaatin Kapalılığı ve Yalıtılması

Cemaatler, öğretilerinin gereği olarak müşterek hedeflerine kilitlendiklerinden kendileriyle dışarısı arasını yalıtırlar ve toplum içinde ayrı, kapalı bir topluluk olarak yaşarlar. Cemaatin kapalılığı ve yalıtılması cemaat içi kilitlenmenin bir sonucudur. İlişkiler ve işler cemaat içinde yürütülürken, zorunlu ihtiyaclar dahil tüm gereksinimler öncelikle cemaat içinde karşılanmaya çalışılır. Cemaat kimliğine sahib olmanın doğal bir sonucu olarak tüm işlerde bu kimlikle hareket edilir. Bu ortak kimliğe sahib olanlar toplum içinde birbirlerini sezerek hemen yakınlaşırlar ve işlerinde birbirlerine yardım ederler. “Şahsi arkadaşlıklardan ailevi dostluklara bütün sosyal paylaşımlar ve yardımlaşmalara kadar, pek çok sosyal ilişkiler öncelikle cemaat üyeleri ve onların sosyal düzeyleri ile sınırlandırılmıştır. Evlilikler cemaat içinde yapılır. Dostluklar cemaat içi dostluklardır. Dış çevre ile fazla içli dışlı olan elemanlara iyi gözle bakılmaz. Hatta bu tür ilişkileri sürdürmekte ısrarcı olan cemaat bireylerine ihanet içinde olma şubhesiyle bakılır.

Sosyal bir varlık olması itibariyle her insan, biyolojik ve coğrafi ortaklık gibi nedenlerle duygusal bağ ve ilişkilerin merkezde olduğu bir kimliğe sahibdir. Bu kimliğin var olması anormal değildir. Yanlış olan ise bu tür özellikleri üstünlüğün ve başkaları üzerinde kurulacak haksız otoritenin sebebi olarak görmektir. Özellikle aile, hem ilk eğitimin alındığı ve şahsiyetin temelinin atıldığı bir yapı olması, hem de kişinin ömrü boyunca kendisini her türlü probleminde ayakta durmasını temin eden bir sığınağı olması açısından önemlidir. Zayıf aile yapısına sahip olan toplumlar dengesiz ve bozuk toplumlardır. Toplum içinde yalnız ve çaresiz kalan birey aile gibi sığınılacak bir yeri bulamadığından, çarpık ve suçla dolu bir hayat yaşamaya mecbur kalır.

Aile bağları güçlü sağlıklı kişilerin cemaat yapılanmalarındaki bağlara ihtiyaçları yoktur. Bu duygularını aile bağları ile tatmin ederler. Aynı zamanda aile bağları güçlü ve sağlıklı olan bireyler yalıtılmış cemaat ilişkilerine tahammül edemezler. Bu nedenle tüm cemaatler aileyi kendilerinin rakibi olarak görürler. Batı ülkelerinde görülen kültlerden, Hitler’in Nazi Almanya’sına; Stalin’in komunist Rusyasından cemaat tipi yapılanmalara kadar tüm dar ve geniş grup ve parti hareketlerinde aileye karşı bir düşmanlık ve kişiyi aileden koparıp gruba bağlama çabası gözlemlenmektedir. Çünkü liderin peşinden gidenler başkalarına da bağlılık taşıyorlarsa, lider yetkisini tam olarak kullanamaz. Aile bağları grubun gücüne tehdid oluşturur. Cemaatler, tarikatlar, grublar aralarına yeni aldıkları üyeler ile onların aile ve dostları arasındaki bağları koparmaya çalışır. Sovyetler Birliği’nin ilk dönemlerinde ve Çin’deki Kültür Devrimi sırasında gençler ailelerine ihanet edince ödüllendirildiler çünkü aileye bağlılık yeni komünist gencin yaratılmasını zorlaştırıyordu.

Cemaatler de gruba yeni girmiş bireyleri ailelerinden koparmaya çalışır. Bu sadece, ilişkileri ailesi tarafından kısıtlananlara uygulanan bir yöntem değil, tüm bireylerin ortak vasfıdır. Ailesi ile ilişkisini sürdürmeye devam edenler küçümsenir, hor görülür. Zayıf karakterli kişiler olmakla damgalanır. Ailesi ile grubu arasında tercih yapmak zorunda bırakılan birey, düzgün bir insan olmanın gruba bağlılıkla mümkün olabileceğine inandırıldığından hiçbir sorun yaşamadığı ailesini reddeder. Onlardan uzaklaşır. Hatta yaşlı ana-babasının kalblerini kırmayı dinin bir gereği olarak algılar. Kapıyı çarpıp ailesini arkada bırakarak çıktığında ve cemaatine hemhal olmak için koştuğunda kendisini büyük bir mucahid gibi hisseder.

Seçilmiş Cemaat Psikolojisi

Cemaat mensubları sadece o cemaatte bulunmakla kurtuluşa erebileceklerine dair bir inanç taşırlar. Bunun başka bir türde ifadesi ise içten içe o cemaatin seçilmiş bir cemaat olduğu ve ancak bu cemaatin görevini yerine getirip amacına ulaşmasıyla genel bir kurtuluşun gerçekleşebileceğine inanılmasıdır. O cemaat neredeyse dunyanın tek ve son fırsatıdır! Cemaat mensubları açıktan ifade etmeseler de buna tüm kalbleriyle inanırlar.

Cemaat mensubları seçilmiş cemaat psikolojisine kendilerini öylesine kaptırırlar ki zaman içinde öncelikle benzer özellikteki cemaatlerin, sonra yakın bölge insanlarının, daha sonra tüm ülkenin ve dunyanın o cemaate katılarak kurtuluşa ereceğine Allâh’a inanır gibi kesin bir inançla inanırlar. Dinin yeryüzünde devamının sağlanması sadece kendi cemaatlerinin faaliyetlerine bağlıdır. Cemaatin ortadan kalkışı neredeyse dinin de ortadan kalkışı gibi algılanır.

Davanın yeryüzünde hakim kılınması için yakın çevreden başlayarak tüm dunyaya kadar uzanan bir genişleme ve hakim olma metoduna sahiblik pek çok cemaatin olmazsa olmazlarındandır. Yeryüzüne hakim olma metodu tamamıyla afaki, günü anlamaktan uzak bir ütopyadır. Bir amacı gerçekleştirmenin değişmez ilkelerle çatışmaması koşuluyla kendi şartlarına uyan birden çok yöntemi bulunabilir. Ancak, yeryüzüne hakim olmanın değişmez tek bir yönteminin olduğuna dair inanç, cemaatin seçilmiş ve söz konusu özel yöntemi uygulayabilecek kurtarıcı tek cemaat olduğu inancını pekiştirmek için kullanılan bir araçtan ibarettir. Marksist ideolojideki komünal toplumun oluşmasında gerçekleşeceğine inanılan fatalist diyalektik yönteme çok benzemektedir.

Cemaatler, kurtarıcı/seçilmiş cemaat olduklarına dair inançlarını kendilerine yükledikleri özel vasıflar ve isimlerle de gösterirler. Örneğin; “öncü cemaat”, “örnek nesil”, “altın nesil”, “guraba”, “fedailer” vs. gibi pek çok isim ve vasıf grubun seçilmiş/özel bir cemaat olduğu imajını pekiştirir.

Bu imajı pekiştiren diğer bir husus da, cemaatlerin dışarıdan bakıldığında ayrıntı gibi gözüken bazı ritüellere sahib olmalarıdır. Kendi farklılıklarını ve seçilmişliklerini diğerleri nezdinde göstermek için, ilişkilerinde ve ibadetlerinde çoğu kişi için önemsiz olan bazı uygulamaları ortak olarak ısrarla yerine getirirler. Birbirlerine hitabda kullanılan özel jargon (ahi, ihvan, seyyid), ortak dua etme biçimleri, namaz ve diğer bazı ibadetlerdeki bazı hareketleri özel bir biçimde uygulamaları cemaatin seçkinliğini sergileme amacına dönük özelliklerdir. Bazı cemaatler kendilerini kılık kıyafetleriyle seçkin kılmaya çalışırlar. Bazen topluma muhalefet amacıyla, bazen bunun dini bir gereklilik olduğunu düşünerek eski zamanlara aid Arab toplumlarının kıyafetlerini ayırd edici bir üniforma gibi giyerler. Bazı cemaatlerde ise giyinme, saç-sakal-bıyık tıraşının biçimi, yürüyüş ve konuşma biçimleri bile cemaate mahsus tek tipleşmiştir. Genelde cemaatten bir sebeble ayrılanların ilk yaptıkları işlerden birisi kılık kıyafetini öncekinden farklı hale getirmek, örneğin sakal ve bıyık şeklini değiştirmek olmaktadır.

Düşünce ve savunulardaki bazı ayrıntıların, getirilen tüm karşı delillere rağmen değiştirilmemesi de, cemaatin seçilmiş bir cemaat olduğunu bu ayrıntılarda bulmasının bir sonucudur.

Cemaatlerin belli bir görüşü ön plana çıkartıp bunun savunusunu yapmayı cemaatin seçilmiş cemaat oluşunun ayırt edici vasfı haline getirmesi, grub mantığı içinde söz konusu düşünceleri ısrarla ve biteviye savunması ve bu tavrını asla değiştirmemesinin sebebi de bu tür düşüncelerin cemaatin seçkinliği, hatta seçilmişliğinin gerekçelerini oluşturmasıdır. Bu düşünceler değiştirildiğinde seçilmiş bir cemaatin seçkinliği reddedilmiş olmakta dolayısıyla varoluş amacı anlamsızlaşmaktadır.

Bir şeyin doğru veya yanlış oluşunun kendine has koşulları vardır. Delillere bakılır ve sonuç çıkarılır. Eğer bir şeyin doğruluğu tecrubelerle ortaya çıkacaksa denenir, tecrube edilir ve sonuca bakılır. Sonuç olumluysa doğru olduğuna kanaat getirilir. Ancak bir görüş veya uygulama sırf bir cemaatin ayırdedici özelliği diye tecrübe ve deliller onu nakzettiği halde, hâla onda ısrarcı olmak ancak cemaat taassubu ile açıklanabilir. İşte cemaatler, bu yönleriyle akletmeyi engelleyici bir fonksiyon icra ederler.

Ötekileştirme

Cemaat olmanın tabii neticesi olarak, iç dışarıdan yalıtılıp kapalı hale getirilirken, dış ise ötekileştirilir. İç dışarıdan, dışarısı ise içeriden farklıdır. İçe doğru bağlılık, sempati, dayanışma duyguları; dışa doğru farklılık, antipati, nefret, savunma, düşman görme ve saldırı duyguları gelişir. Cemaat kenetlenmesinin yolu grubun kendisini yabancılardan ayırabilmesine bağlıdır. Cemaat kendi tanımlamasını yapabilmesi için düşmana veya ötekine ihtiyaç duyar. Genelde cemaat bittiği yerde ötekiler ve düşmanlar başlar. Cemaatin kitleleşmesi için canlı düşmana ihtiyaç vardır.

Tüm iyilikleri içeride, tüm kötülükleri de dışarıda görme eğilimi cemaatin ilkel bir refleksidir. Cemaatler bu refleksle varlık bulurlar. Dışarıda olanlar kötülenmeli, düşman ilan edilmeli ve şeytanlaştırılmalıdır ki cemaat kendi iç dinamiğini canlı ve sürekli tutabilsin. Bu refleksleri varoluşlarının temeli yapan cemaatler “öteki” üretmeden ve cemaat dışını şeytanlaştırmadan ayakta kalamazlar. “Öteki” ve kendisi ekseninde dunyayı tanımlamak bazı cemaatlerde öylesine uç noktalara gelir ki cemaatin içinde ya da dışında olmak, “olmak” ya da “ölmek” ile eşdeğerdedir. Ya grubun tarafdarı olursun, ya da bertaraf olursun. Üçüncü bir ihtimale yer yoktur.

Aslında ötekileştirme sadece cemaatlerin sorunu değildir. Tarih boyunca varlığını sürdürmüş ve tüm toplumlara mal olmuş ortak bir problemdir. Müslümanlardaki “el fırkatun naciye” (kurtulan grub) kavramı, mezheb ve ekollerin kendilerini tanımlamaları ve diğerlerini ötekileştirmelerinde benzer bir fonksiyon üretmiştir. Kendilerini kurtulan grub ilan eden cemaatler, diğerlerini “ehli bidat”, “cehennemlik grub” (el fırkatun nâriye), “sapkın grub” (el fırkatüd dâlle) ilan ederek rakiblerini ötekileştirmişlerdir.

Grup İçi Hiyerarşi

Cemaat, lideri seçmez, lider cemaatini seçer. Bu nedenle cemaatlerde aşağıdan yukarıya doğru değil, yukarıdan aşağıya doğru hiyerarşik bir akış ve kontrol sistemi vardır. Cemaat liderini denetlemez, lider cemaatini denetler. Lider ve etrafındaki küçük bir azınlıkla üretilen bilgi, fikir ve buyruklar hiyerarşik olarak liderden en alttaki cemaat üyesine doğru iletilir. Lider ve yakınındakiler cemaat için önemli konuları kendi aralarında konuşurlarken aslında son karar yine lidere aiddir.

Liderin etrafındakiler faydalı fikirler üretmeye çalışmaktan çok, liderin en çok hoşuna gidecek fikirleri üretmeye çalışırlar. Çoğunlukla da fikir üretmekten çok liderin fikrini sezinlemeye çalışırlar. Liderden farklı görüşler öne sürmeden, onun görüşünü sezip ondan önce kendi fikriymiş gibi düşüncesini öne sürmek önemlidir çünkü böylelikle lidere en yakın düşünen, lider tarafından fikirleri onaylanan ve dolayısıyla liderin en iyi adamı olmak mümkündür. Bu tarz bir düşünce biçiminin nasıl akletmeyi engellediği ortadadır.

Cemaat kafasını en iyi özümsemiş ve hedeflerine iyi kilitlenmiş bireyler lidere en yakın önerileri de çok kolay biçimde üretirler. Böylece lidere de yeteri kadar yakın durmuş olurlar.

Lider böylece kendisine en yakın düşünenleri seçer ve onlar da bundan büyük bir minnet duyarlar. Yetenekli veya ehil oldukları için değil; kayıtsız şartsız itaat ettikleri, cemaat kafasına ve hedeflerine sadık kaldıkları için lidere yakındırlar. Dışlanmayı ve liderin etrafından uzaklaşmayı göze alamadıklarından, önderlerinin otoritesini sarsacak hiçbir eleştiride bulunamazlar, onun düşünemediği faydalı fikirleri öne süremezler.

Lidere yakın olanlar, kendilerinin lidere gösterdiği bağlılık, itaat ve saygıyı kendilerinden aşağıda olanlardan aynen beklerler. Buradaki psikoloji ilginçtir. Ferdlerin alttakilerden gördüğü saygı ile eriştiği ruhsal tatminin sürekliliği, bir üstüne ve en üstteki lidere itaatine bağlıdır. Kişi, önemli olmanın getirdiği tatminle, gruba ve lidere itaatini daha bir istekle sürdürür. Emrindekilerden tanrı gibi mutlak bir itaat bekleyen ve böylece putlaşan kimselere kul köle olanlar, itaat ve bağlılığı kendilerinden aşağıdaki kişilerden beklerler. Denebilir ki, insanlar, kendilerinden alttakilere efendilik ve tanrılık taslamanın hatırına üsttekilere tanrıya itaat eder gibi kul köle olurlar. Cemaat içi hiyerarşi bu psikolojik temel üzerine kurulur.

Cemaat Paranoyası

Cemaat paranoyası ifadesi ile cemaatlere karşı duyulan paranoyayı değil, cemaatin kendi içinde ürettiği paranoyayı kastediyoruz. Seçilmiş cemaat psikolojisi; içten içe taşınan insanlığın ve dinin devamının son şansı olma düşüncesinin ürettiği refleksle cemaatin varlığını koruma dürtüsü; ötekileştirdiklerinin, düşman ilan ettiklerinin kendisini yok etmek için sürekli tetikte beklediğine dair korku; dini ancak kendi cemaati içinde yaşadığında kurtuluşa ereceğine dair saplantı; liderlerde var olan paranoid kişiliğin cemaate bulaşması gibi nedenlerle cemaat paranoyası ortaya çıkar.

Dinin sürekli tehdid altında olduğu, karşıt cemaatlerin, kabul edilmeyen düzenin temsilcilerinin ve ötekilerin sürekli tetikte saldırı ve cemaati yok etmek için beklediği, aleyhte kesintisiz ve kusursuz bir planın işlediğine dair inanç, cemaatin genelini tehdid eden bir paranoyaya dönüşür. Cemaat yolunda ölme ve kendini korkmadan feda etme, cemaatin davetinin değişmez öğeleri olduğu halde, çelişkili bir biçimde cemaat ve elemanları dıştan gelecek tehdidlere karşı abartılmış bir teyakkuz hali yaşarlar.

Paranoid davranış bir tür özsaygı uyandırır ve cemaate inancı pekiştirir çünkü cemaatin yapısı ve düşüncelerine dönük her türlü eleştiri ayırd edilmeksizin dışarıdan gelen tehdidin bir parçasıdır. Zihinlerde bu eleştiriler ayrıştırılmaz. Haklı olma ihtimaline yer verilmez. Hepsi cemaati yok etmeye çalışan planın bir parçası olarak görülür. Bu ise düşünceleri özeleştiriye tabi tutmaktan engelleyen, cemaatin öğretisine olan inancı pekiştiren bir durumdur. Böylece cemaat adamının özsaygısı, cemaate inancı pekleşir.

Paranoya aynı zamanda kötü giden durumlar için bir rahatlama aracıdır. Aslında tamamıyla cemaatin organizasyon yapısından, cemaat mantığının daha fazlasını elde etme imkanını vermemesinden ve bireylerin eksikliklerinden kaynaklanan başarısızlıklar için suçlanacak dış nedenler kolaylıkla bulunur. Hep bir kuşatılmışlık ve dıştan gelen kötü bir plana maruz kalma düşüncesi başarısızlığın yükleneceği bir gunah keçisi gibidir.

Paranoya aynı zamanda cemaati bir arada tutan bir faktördür. Bu paranoyayı destekleyen iyi bir düşman figürü sadece cemaatleri değil, kitleleri ve ulusları da bir arada tutabilir. Hitler’in seçtiği “Yahudiler”, Alman ırkının yok olmasına yol açacak bir korku figürü olması açısından bilim adamlarından, askerlerine; yaşlısından gencine; zengininden fakirine tüm toplumu tek bir amaç için birleştirmede etkin bir fonksiyon oynadı. Benzer korku figürleri ve tehdid unsurları pek çok grubu bir arada tutar.

Cemaat Merkezli Yeni Ahlak Tanımlaması

Cemaatin varlığını sürdürmek ve amaçlarını gerçekleştirmek için yeni bir ahlak tanımlamasına ihtiyacı vardır çünkü cemaate göre bu amaçlar öylesine kutsal ve vazgeçilmezdir ki cemaat bunlar için her şeyi yapma hakkına sahib olduğunu düşünür. Normal ilişkilerde ahlak dışı, insanlık dışı ve kabul edilemez nitelikteki bazı davranışlar, cemaat merkezli yeni normlar üretilmesiyle ahlaki davranışlar haline dönüştürülebilir. Normal koşullarda karıncayı bile incitemeyecek hassasiyetteki bir cemaat elemanı, yeni ahlaki normları kabul ettiğinde vicdansız bir katile dönüşebilir ve bundan rahatsızlık yerine kıvanç duyar.

Müslüman cemaatler bu konuda, ahlaki kuralların sadece kendi aralarındaki ilişkilerde geçerli olacağına inanan Yahudilere çok benzemektedir.

Ekonomik İlişkiler

Bazı cemaatler ekonomik anlamda mutlak eşitlikçi komun bir toplum gibi yaşarlar. Bireysel mal varlığı ve ihtiyaç dışı her türlü sahiblik cemaat mantığına aykırıdır. Cemaate yeni giren veya ekonomik faaliyetlerde bulunduğu için parasal varlığa sahib olanlar da bunları kendilerine aid görmezler, cemaatin ortak malı olarak nitelerler. Cemaatle tam kolektif bir ilişkiye girememiş bireylerden ise bazı aidat ve ödemelerle cemaate katkı yapmaları istenir. Dinin emrettiği zekat ve kesilen kurbanların ancak cemaate bağışlandığında kabull olacağı hakkında konuşmalar yapılır.

Cemaat içi maddi ilişkiler çoğunlukla emir ve fikir akışının tersi yönde aşağıdan yukarıya doğru olur. Liderlik kurumu cemaati emir ve fikir yönünden beslerken, alt tabakadaki cemaat bireyleri de bedenen çalışarak, mallarını cemaate bağışlayarak üstleri desteklerler.

Bazı cemaatlerde grub devasa ölçülerde bir mal varlığına sahib olabilir. Bunların kontrolü ve resmi mulkiyeti çoğunlukla liderin tekelindedir. Lider ancak mecbur kaldığında bu yetkisini başkasına devreder veya kendisine yakın bazı cemaat üyelerinin üzerinde resmi mal varlıklarının bulunmasına izin verir.

İdeal Olan Geçmişi Gelecekte Kurma İsteği

Kişisel ve toplumsal örselenmeler çoğunlukla dış etkilerin eşlik ettiği hızlı dönüşüm dönemlerinde ortaya çıkarlar. Cemaatler örselenmenin duygusal temelinde önceki döneme aid ideal bir döneme gelecekte tekrar dönmeyi amaçlarlar. Yaşanan an küçümsenir, geçmiş kutsanır ve tüm gözler gelecekte kurulacak ideal döneme kesifleşir. Cemaat mensubları kendilerini yaşanmayan veya yaşanmaması gereken bir zamanda yaşıyormuş gibi hissederler. İğrenç bir zaman dışılık duygusuyla kuşanmışlardır. Yüceltilen eski ideal zamanın anıları ve kurulacak ideal hayatın hulyaları, kişiler nezdinde büyülü bir duygusallık oluşturur.

Her cemaatin idealize ederek yücelttiği bir “Geçmiş Dönem”i vardır. Bunun en tipik örneğini Yahudiler gösterir. Yahudilerde ideal geçmiş düşüncesi ana yurda besledikleri, kutsal olarak gördükleri bir özlemdir. Ana yurduna dönemeyen bir Yahudi diasporadır, yani sürgünde yaşamaktadır. Onun ideali vadedilmiş topraklara yani Arzı Mev’ûda dönebilmektir. Vadedilmiş topraklardaki Kudus’ün bir kasabası olan Zion şehri bu ideale ismini verir. Siyonist “Zion”a dönmeyi ve orada yaşayan tüm insanları o topraklardan sürüp çıkartmayı veya katletmeyi, sonra da orada kutsal ideal tecrübesini yeniden yaşamak için yerleşmeyi amaçlayan bir diasporadır. Diaspora her nerede yaşıyorsa yaşasın geçici, yalancı ve altın tecrübeden uzak bir hayat yaşamaktadır. Tüm ahlaki ilkeler Zion’a ulaşıncaya kadar askıdadır.

Kur’ânda “Hicret etmeniz için Allâh’ın arzı geniş değil miydi?” (Nisâ, 97) Âyetinde ifadesini bulan tam da Zion düşüncesini yok edip hicreti bir imkan olarak sunan ve hiçbir toprak ve sabit/rijit yaşam biçimi üzerinde direnmeyi, imkansızı dayatmayı kabul etmeyen bir düşünceydi. Mûsâ topluma aynen Âyetteki gibi seslenmiş oldu ama İsrailoğulları bu özgürlükçü hicret düşüncesini reddedip katı bir ideal bağlandılar.

İslâm’da bir Zion çünkü İslâm herhangi bir Zion’a geri dönmeyi hedefleyen bir hayat tarzı yerine hicret tecrübesini esas alan bir dindir. Hicret bir ileriye doğru harekettir. Varoluşun sürekli yeni açılımlarla mümkün olduğunun idrakidir. Yeriniz, ortamınız, imkanlarınız daralınca, bu daralmaya bir mazeret olarak sığınmaya karşı bir hatırlatmadır. Apaçık bir imkandır. Hicret gidilen, varılan yerin, ulaşılan imkanların, gelinen zamanın yurt edinilmesidir. Yeryüzünün tamamının Allâh’ın olduğunu bilmek ve geride bırakılmış bir tecrubeye, bir duruma, bir toprağa, bir zamana, “var olmanın olmazsa olmaz şartı” olarak bakmamaktır.

Hicreti tavsiye eden Âyet, Zion düşüncesini yıktığı halde cemaatler kendi Zion’larını oluştururlar. Örneğin “Asrı Saadet” kavramı pek çok cemaatin ideal bir dönem olarak hep kendisine refere ettikleri ve bu dönemi tekrar kurmayı veya ona yaklaşmayı bir amaç haline getirdikleri bir “Zion”dur. Bazı cemaatler için saltanatı yeniden tesis etmek bir “Zion” düşüncesidir. Osmanlıyı yeniden kurmak bir “Zion”dur. Tarihde yaşanmış devlet tecrubelerini idealleştirip geri getirmeye çalışmak bir “Zion”dur. Halbuki, sözde “İslam Devleti” kavramı altında idealleştirilen modellerin içindeki uygulamaların pek çoğunu, bırakalım bizleri, Peygamber bile uygulamamıştır. Bu ve benzeri pek çok kutsal olarak görülen ideal, cemaatlerin bariz bir vasfını oluşturur ve onları bugünü düşünmekten ve zamana aid imkânları fark edip kullanmaktan alıkoyar. Kafalar ideal zamana kilidlenir. Yaşanan zaman reddedilir, yok farz edilir.

Ahirete Ertelenen Başarı Söylemi

Cemaatlerde bireylere telkin edilen düşüncelerden olan; müslümanların hep galib ve üstün, düşmanlarının ise mağlub ve alçak, tüm kötü koşullarda dahi ahirette son noktası konulacak bir savaşın tarafları olması açısından zaferin onlara aid olduğu düşüncesi, düşmanları için geçerli olandan farklı işlemeyen sunnetlere uygun davranmada bir körlüğe yol açması, dunyevi başarısızlığı sürekli başarı gibi görme ve özeleştiri yapma ihtiyacını ortadan kaldırma gibi menfi etkileri nedeniyle bu düşünce, cemaatleri kilidleyen bir düşüncedir. Üstelik liderler bu düşünceye sığınarak, başarısızlıklarını örtmekte ve alttan gelen eleştirilerin etkisini yok etmektedir. “Başımıza ne gelirse gelsin ahirette kimin üstün olduğu ortaya çıkacak, bizler manen hep üstünüz, Allâh bizimle ya, bundan daha büyük bir zafer olur mu?” diyen bir kafadan başarısızlığının sebeblerini araştırmasını beklemek; bundan ders çıkarmasını ve ilerde yapacağı işlerde gerekli tedbirleri almasını istemek mümkün değildir.

Aforoz

Cemaatler varlıklarını devamlı hale getirebilmek için, içlerinde ortaya çıkan ayrılıkçı unsurlar, çatlak sesler, eleştiriler üzerinde baskı kurarlar ve bunları sindirirler. Her çatlak ses, her eleştiri, her muhalefet bir suç unsurudur. Bu tür davranışa yeltenenler ayrılık çıkarmak, davadan dönmek, ihanet etmek hatta kufre düşmekle itham edilir. Böylesi davranış içine girenler eğer çok tehlikeli görülüyorsa aforoz edilir, cemaatle ilişkileri kesilir. Cemaatle ilişkiyi kesmek bazen katletme yoluyla olur. Aslında aforoz iki türlüdür; cemaat içi aforoz ve cemaat dışına atılarak yapılan aforoz. Cemaat dışına atılarak yapılan aforoz belirttiğimiz gibi; kişinin cemaatle tüm ilişkileri kesilerek yapılır. Cemaat içi aforozda ise birey cemaat içinde kalmaya devam eder ama ilişkileri tümüyle sınırlandırılır. Aslında cemaatler bireyleri cemaat dışına çıkartarak aforoz etmeyi pek tercih etmezler çünkü bu durum grubun bölünmesine yol açabilir ve cemaatin sırları o bireyle dışarıya taşınabilir.

Tercih edilen daha çok cemaat içi aforozdur. Cemaate karşı suç işlediği tescil edilen birey cemaat içinde yalnızlığa mahkum edilir. Üzerinde fesadcı, dönek, zayıf karakterlilik, davaya sadakatsizlik suçlaması yafta olarak durur. Nereye gitse insanlar onun üzerindeki bu görülmez levhadan onun suçlarını adeta yüzüne karşı okurlar. Herkesin ona tavrı soğuktur. Mecbur kalmadıkça onunla konuşmazlar, herhangi bir şeyi onunla paylaşmazlar. Böylesi bireylerin cemaat içindeki mevcudiyeti adeta bir emniyet subabıdır. Diğer bireyler onun durumuna düşmemek; fesadcı, dönek, zayıf karakterli, sadakatsiz ilan edilmemek için eleştirmekten, muhalefet etmekten çekinirler. Hatta böyle şeyleri akla getirmek bile zorlaşır.

Cemaatten kopmak ve tüm ilişkileri kesmek de bazen birçok akıldışılıklara yol açabilir. Aforoz edilen veya cemaatten kopan bazı bireyler artık her şeylerini cemaatin mantığından farklı konumlandırmaya çalışırlar. Oysa cemaatin bazı düşünceleri ve tavırları doğru da olabilir. Ama birey bunu görmek istemez. Bazıları ise cemaatin kendisine karşı konumlandırdığı ve onu eleştirerek ötekileştirdiği her tür düşünce ve akıma dönüş yaparak onları sahiblenmeye başlar. Örneğin şii karşıtı bir cemaatten ayrılan birisi bir anda amansız bir şii savunucusu kesilebilir.

SONUÇ

Buraya kadar sıraladığımız maddeler cemaat mantığının hangi yönlerden akletmeyi engellediğini açıklama amacını gütmektedir. Eleştirilmez ve kutsal olarak görülen bir liderin mahiyetinde, doğru bile olsa farklı bir düşünce öne sürülemez. Merkeziyetçi bir yapıda kişi, özeline aid hususlarda bile kendi kendine karar verme iradesini gösteremez. Grubun ortak kafa yapısının dışına çıkmak mümkün değildir. Dogma haline getirilen cemaat öğretisine ters görüş öne sürülemez. Cemaatte kişilikler kaybolur. Yetenekler sönükleşir. Allâh’ın insanlar için dilediğinin aksine kişiler arasındaki farklılıklar ortadan kaldırılmaya çalışılır. Yalıtılmış, kapalı bir yapı içinde dışarıdan habersiz yaşayanlar, değiştirmeye çalıştıkları dunyanın hiçbir özellik ve problemine nufuz edemezler. Kendilerini dunyanın kurtarıcıları, insanlığın son şansı ve seçilmiş cemaat zannedenler varlıklarına dönük bir özeleştiriyi yapmak şöyle dursun, buna tahammul dahi edemezler. Ötekileştirdiklerini mutlak kötü, kendilerini mutlak iyiler olarak görürler. Hiyerarşik bir yapıya boyun eğen birisi için önemli olan tek şey, üstten gelen emirleri uygulamak ve kendi altında bulunanlara boyun eğdirmektir. Bunun dışına taşamaz. Seçilmiş cemaat fikri kişiyi paranoyaklaştırır. Cemaatini korumak hayatının tek amacıdır. Her türlü patırtıyı cemaati aleyhine bir hareket sayar. Cemaate gelecek tehdidlere karşı oluşan asılsız korkular, mudhiş bir koruma ve gizlilik paranoyası üretir. Artık cemaatin varlığını korumak adına makul olmayan bir içe kapalılık, korkaklık ve yapılması gerekenlerden kaçış kaçınılmaz olur. Cemaat merkezli ahlak tanımlaması bireyleri kişiliksizleştirir. Karakterlerini bozar. Ahlaksız davranışlar, gayri meşru ilişkiler, ölçüsüzlük cemaat adına ahlaki davranışlar gibi görülmeye başlanır. İdeal geçmişe -“Zion”a- dönme isteği, bir daha tekrarlanması mümkün olmayan bir dönemin hulyaları içinde yaşanırken; yaşanan an ıskalanır, pas geçilir, dün-bugün-yarın arasında geçmiş kutsanıp yarın bu geçmiş üzerinden amaç haline getirilirken bugün yok farz edilir. Ahiret bugünden ayrı tutulurken hep öteye dönük bir başarı kriteriyle yaşamak, yapılan hata ve eksikleri görmeye engel olur. Her türlü mağlubiyet, hesabı nasıl olsa bir gün görülecek düşüncesiyle sindirilir. Mağlubiyet ve başarısızlıkta kişilerin kendi payları görmezlikten gelinir. Cemaatten dışlanmak kufur, fesad ve ihanet olarak algılandığından, cemaat öğretisi, ortak kafa ve liderin öne sürdüğü fikirlerle, cemaatin yapısı ve gidişatına ilişkin olumsuz ve muhalif düşünceler dillendirilmekten kaçınılır. Hatta kişiler kendi kendilerini baskı altında tutarak böyle şeyler düşünmemeye çalışırlar.

Hamdi Tayfur 

You may also like...

Bir Cevap Yazın