Cehennem Azabının Sonsuz Olup Olmadığı Meselesi

Uhrevî azabın ebedî olup olmadığı konusu, güdüklüğü mukadder olmasına rağmen İslâm âlimleri arasında tartışılmıştır. Ehl-i sünnet’e ve İmâmiyye gibi bazı Şiî fırkalara göre cehenneme giren âsî mü’minler, ister küçük ister büyük günah işlemiş olsunlar, sonunda oradan çıkacaklardır. Buna karşın Bağdâdî (ö.429/1037) gibi bazı Sünnî-Eş‘arî âlimler, kâfirlerin yanı sıra küfrü mucip bidatler üreten Ehl-i sünnet dışı fırkalar ile bu fırkaların izinden giden insanların da ilelebet azap göreceklerini ifade eden birtakım talihsiz beyan ve iddialarda bulunmuşlardır.[xciii] Mahza mezhep taassubundan kaynaklanan bu tür iddialar, İslâmî gelenekte Hâvâric, Mu’tezile ve bazı Şiî zümreler tarafından da savunulmuştur.

Kâfirlerin cehennemdeki durumuna gelince; Ehl-i sünnet’in büyük çoğunluğu ile Mu’tezile, Şia ve Hâricîler ahirette kâfirlere uygulanacak azabın ebedî olduğu fikrini benimsemişlerdir. İmam Eş‘arî (ö. 324/936), Cehm b. Safvân (ö. 128/745) dışında bütün İslâm âlimlerinin uhrevî azabın ebedî olduğu konusunda ittifak ettiklerini belirtmiştir.[xciv] Ancak, Taberî (ö. 310/922), İbn Kayyım el-Cevziyye (ö. 751/1350) ve daha pek çok Sünnî âlimin eserlerinde yer alan bazı kayıtlar, en azından İslam’ın ilk dönemlerinde böyle bir ittifakın olmadığını; zira sahabeden Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes‘ûd, Abdullah b. Amr, Ebu Hureyre, Câbir b. Abdillah ve Ebu Saîd el-Hudrî; tâbiînden Şa‘bî, Abd b. Humeyd ve İshak b. Râheveyh gibi büyük selef âlimlerinin cehennemdeki azabın uzun bir süre devam ettikten sonra nihayete ereceği fikrini savunduklarını belgelemektedir.[xcv]

Cehennem azabının ebedî olmadığı fikri Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö. 672/1273), İbn Teymiyye (ö. 728/1328), İbn Kayyım el-Cevziyye ve İbnu’l-Vezîr’in (ö. 840/1436) yanısıra Musa Cârullah Bigiyef ve İsmail Hakkı İzmirli gibi bazı son devir âlimleri tarafından da benimsenmiş[xcvi] olmakla birlikte Ehl-i sünnet ulemasının kahir ekseriyeti azabın sonsuzluğuna ilişkin yorumu bir inanç umdesi olarak algılamıştır. Büyük olasılıkla hicrî II. (miladi VIII.) yüzyılda başlayan katı tekfirciliğin giderek yaygınlaşması ve muhtelif mezheplerin elinde güçlü bir silah hâline gelmesiyle eş zamanlı olarak teşekkül eden bu inancı[xcvii] savunanların en güçlü argümanları, Kur’an’da kâfirlerin cehennemdeki kalış sürelerini niteleyenebed ve hulûd kelimeleridir. Bu iki kelimenin ‘sonsuzluk’ anlamı taşıdığını savunan çoğunluk ulemâya göre kâfirlerin azaplarının arttırılacağını, azabı bütün şiddetiyle hissetmeleri için tenlerinin-bedenlerinin sürekli olarak yenileneceğini ve hiçbir şekilde cennete giremeyeceklerini beyan eden ayetler de uhrevî azabın asla son bulmayacağına işaret etmektedir.[xcviii]

Bütün bunlara ilaveten ahirette sadece günahkar mü’minlere şefaat edileceği ve cehennemden yalnız bu zümrenin çıkacağını ifade eden bazı hadisler ile Allah’ın rahmetinin gazabına baskın çıkmasının azabın mutlaka sona ereceği anlamına gelmediği, yaratıcıyı inkar suçuna layık cezanın ebedî olması gerektiği ve kafirlerin cehennemde ebedî kalacakları hususunda sahabe, tâbiin ve Ehl-i sünnet âlimleri arasında ittifak olduğu vb. bir kısmı tartışmaya açık argümanlarla cehennem azabının sonsuzluğunu ispata çalışan çoğunluğun karşısında yer alanlar ise, azabın ebediliğine işaret ettiği ileri sürülen ‘ebed’ ve ‘hulûd’ kavramlarının arkaik Arapça’da sonsuzluk değil, değişikliğe uğramadan bir yerde uzun süre beklemek anlamına geldiğini belirtmişlerdir. Klasik Arap dili sözlüklerine göz atıldığında, bu iki kelimenin gerçekten de sonsuzluk değil ‘uzun zaman’ anlamına geldiği görülmektedir. Mesela, Zemahşerî’nin (ö. 538/1143) Esâsü’l-belâğa’sında hulûd, ‘bir yerde uzun süre kalmak’ diye anlamlandırılmış; ayrıca geç yaşlanan ve yaşlandığı hâlde bir tek dişi dahi eksik olmayan kişiyi Araplar’ın mecâzî manâda ‘muhlid’ lakabıyla andıklarına ilişkin bir kayıt düşülmüştür.[xcix]

Buna göre uhrevî azabın sonsuzluğunu ispat girişiminde bu iki kelimenin sözlükteki orijinal ve otantik anlamlarını yok sayıp bilahare kelamcılar tarafından üretilen terim (izâfî) anlamlarını esas almanın sağlıklı bir yaklaşım olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Kaldı ki, 4. Nisâ suresi 93. ayette bir mü’mini kasten öldürmek suretiyle büyük günah işleyen kişinin cehennemde kalış süresi ‘hulûd’ kelimesiyle ifade edilmiş; ayrıca bir hadiste, intihar eden bir insanın (müslüman) cehennemdeki ikamet süresine ilişkin hâliden-muhalleden tabiri kullanılmıştır.[c] “Eğer hulûd kelimesi ebediyet manâsı taşısaydı, Mu’tezile’nin iddia ettiği gibi büyük günah işleyen mü’minlerin de cehennemde ebedî kalacaklarını ve asla oradan çıkamayacaklarını kabul etmek gerekirdi. Hâlbuki Ehl-i sünnet âlimleri arasında mü’minlerin bir süre azap gördükten sonra cehennemden çıkacakları hususunda icma vardır. Şu halde hulûd, sonsuzluk değil uzun süre anlamındadır”.[ci]

Azabın sonluluğunu savunanlar, hulûd kelimesiyle ilgili bu güçlü argümanlarına ek olarak 11. Hûd 107, 6. En’âm 128 ve 78. Nebe 23. ayetlerdeki beyanların da açıkça cehennemde kalışın sonlu olacağı fikrine delil teşkil ettiğini ileri sürmüşlerdir. Zira, 11. Hûd Suresi 107. ayette, “Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır” buyurulmuştur. Burada sözü edilen gökler ve yerlerden maksat, bu fânî evrendeki gökler ve yerdir. Buna göre ayetteki istisna kaydıyla cehennemdeki azabın son bulacağı ifade edilmiş olmaktadır. Nitekim sahabeden Hz. Ömer, Abdullah b. Mes‘ûd, Abdullah b. Amr ve Ebû Saîd el-Hudrî de söz konusu istisna kaydını bu şekilde yorumlamayı ve cehennemdeki azabın bir gün sona ereceğini kabul etmişlerdir. Yine adı geçen sahâbîler ile bunların görüşlerini benimseyen bazı tâbiin âlimleri, bu ayetin cehennemde kalışı hulûd ve ebed kelimeleriyle mutlak olarak ifade eden bütün vaîd ayetlerini tahsis ettiğini savunmuşlardır.[cii]

Bu Kur’ânî argümanların yanında bazı hadislerde hiçbir hayır işlemeyen ve azaptan kurtulmak dileğinde bulunan mücrimlerin cehennemden çıkarılacaklarının belirtilmiş olması;[ciii] Allah’ın rahmetinin dünyada olduğu gibi ahirette de gazabına baskın çıkacağının bildirilmesi;[civ] Allah’ın esmâ-i hüsnâsından, inkârcılarla isyankârları cezalandıracağına işaret eden müntakim ve bir anlamda kahhâr ismi dışında kalan isimlerin hemen tamamının Allah’ın affediciliğini, müşfik, rahman ve rahîm oluşunu ifade etmesi; azabın ebediliği konusunda ümmetin görüş ayrılığına düşmesi; Allah’ın azap tehdidinden dönmesinin onun lutufkarlığına ve affediciliğine daha uygun olduğunun, keza insanları günahları sebebiyle cezalandırmak yerine bağışlamak ve lutufla muamele etmenin O’nun zatına daha çok yaraşacağının düşünülmesi ve nihayet kısa bir ömür içinde işlenen sonlu günahlara sonsuz ceza verilmesinin,kullarına suç-ceza dengesine riayet edilmesini emreden ve cezalandırma konusunda aşırıya gidilmesini yasaklayan Allah’ın ebediyete nisbetle çok kısa bir zaman dilimini kapsayan dünya hayatında suç işleyenleri sonsuz bir azapla cezalandırılması da ilâhî adalet açısından makul bulunmamıştır.[cv]

Sonuç olarak, her iki tarafın öne sürdükleri argümanlar mukayese edildiğinde, uhrevî azabın bir gün son bulacağını savunanların daha güçlü bir argümantasyona sahip olduklarını teslim etmekle birlikte diğer görüşü savunanların delillerini bir çırpıda kaldırıp atmak da pek mümkün gözükmemektedir. Bu itibarla, tamamen Allah’ın bilgisi ve yetkisi dâhilinde olan bu konu hakkında kesin bir yargıda bulunmak yerine Allâhu a‘lem diyerek ihtilafın te’vilini (sonuç) ilm-i ilâhiye havale etmek daha doğru olsa gerektir.

KAYNAKLAR

[xcviii]İbn Kayyim, Hâdi’l-ervâh, s. 292-293.
[xcix]Ebü’l-Kâsım ez-Zemahşerî, Esâsü’l-belâğa, Beyrut 1979, s. 171. Araplar, obalarda uzun zaman kalan ocak taşlarını da ‘havâlid’ diye isimlendirmişlerdir. Bkz. İbn Manzur, Lisânü’l-‘arab, II. 1225.
[c]İbn Kayyim, Hâdi’l-ervâh, s. 39-40. Hadisin bazı varyantlarında ‘ebeden’ kaydı da mevcuttur. Bkz. Buhârî, “Tıb” 56; Müslim, “İman” 175; Ebû Dâvud, “Tıb” 11; Tirmizî, “Tıb” 7; Nesâî, “Cenâiz” 68; İbn Mâce, “Diyât” 3; İbn Hanbel, II. 254, 478, 488.
[ci]Yavuz, “Azap”, DİA, IV. 308.
[cii]Taberî, Câmiu’l-beyân, XII. 118; İbn Kayyım, Hâdi’l-ervâh, s. 288.
[ciii]Buhârî, “Tevhid” 24; Tirmizî, “Cehennem” 10.
[civ]Buhârî, “Tevhid” 55.

[cv]İbn Kayyim, Hâdi’l-ervâh, s. 292-296. Ayrıca bkz. Makdisî, el-Bed’, I. 200; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, II. 56; XVIII. 63; Musa Cârullah Bigiyef, Rahmet-i İlâhiyye Burhanları, Bakü 1911, s. 39 vd.; Yavuz, “Azap”, DİA, IV. 307-308.

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=574

 Mustafa Öztürk

You may also like...

Bir Cevap Yazın