Modern dönemde erkek olmak

İçinde yaşadığımız çağ dinî, politik, kültürel ve felsefi pek çok tartışma ve çekişme alanının dışında kadın-erkek ilişkileri anlamında da tam bir kaosa işaret ediyor. Aile içinde üstlenilen rollerdeki karışıklıktan, kamusal temsil noktasındaki dengesizliklere ve istihdam alanındaki eşitsizliklere dek pek çok alanda bu kaos durumunun izleri sürülebiliyor. Süregiden bu ortamın yarattığı sorunlar pek çok düşünce insanının gündeminde yer alırken, yapılan tartışmaların devasa bir külliyat haline dönüştüğü görülüyor. Dikkat çekici nokta ise, esasında her iki cinsi de ilgilendiren böylesi bir alanda tartışmaların çoğunlukla ‘kadın’ üzerinden yürütülmesi oluyor. Oysa ‘erkeklik’ üzerine daha vurgulu konuşmaya başlamak var olan sorunları analiz edebilmek için en azından denenmesi gereken bir yol olarak görünüyor.

Hemen hemen bütün toplumlarda yaşanan kadın-erkek gerilimi günümüzde, modernlik öncesi dönemde olduğundan çok farklı bir mahiyet sergiliyor. Modernlik öncesi dönem, cinsler arası ilişkilerde erkeğin tartışmasız üstünlüğüne işaret eder. Bu üstünlük yalnızca fiziksel yahut politik değil, aynı zamanda ontolojik bir üstünlüktür. Bu ontolojik üstünlük algısının ortaya çıkmasında ve yürütülmesinde etkili olan saiklerin başında kadının genel manada fiziksel olarak erkekten daha zayıf olması ve annelik vasfı nedeniyle yaşadığı ilave yükler sayılabilir. Bu özellikleri nedeniyle kadınlar tarih içinde birer özne olarak yer almak noktasında ciddi zorluklarla karşı karşıya kalmışlardır. İnsanlık tarihi, dönem dönem yapılan ahlaki müdahalelere rağmen her seferinde dönüp dolaşıp yeniden yatağını bulan bir nehir gibi güçlülerin zayıfları sömürdüğü bir akışa teslim olmaktadır. Bu geriye gidişin kadın-erkek ilişkilerindeki tercümesi ise kadınların erkekler tarafından baskı altına alınması olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle tarihsel olarak kadın-erkek ilişkilerinin doğal dinamiğinin karşılıklı etkileşim ve gelişmeden ziyade, kadının negatif yönde etkilendiği bir güç ilişkisi olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.

Tarih, bu güç ilişkisinin haklılaştırılmasına dair sayısız çabaya şahitlik etmiştir. Bu çabalar içinde en dikkat çekici olan, kadının bir ‘fitne’ olduğuna dair açıklamalardır. Çoğu durumda dinî ve kültürel argümanlarla süslenen ve gerek Yahudi, gerek Hıristiyan, gerekse Müslüman toplumlarda hatırı sayılır örnekleri olan bu yaklaşım, tarih içinde son derece etkili olmuştur. Aydınlanmanın ünlü filozofu Rousseau, kadınların erkeğin gözüne hoş görünmek için yaratıldığını, erkeğin gücünün erdeminde, kadının gücünün ise çekiciliğinde yattığını, bu doğa yasaları nedeniyle de erkeğin egemen olduğunu söylemekten geri durmamıştır. Bugün dünyanın pek çok bölgesinde olduğu gibi İslam dünyasında da özellikle dinî argümanlar kullanılarak kadının erkekten sözde ontolojik geriliğine dair pek çok açıklama üretilmiş ve bu açıklamalar muhatap oldukları toplumlar tarafından hatırı sayılır şekilde içselleştirilmiştir.

Söz konusu felsefi açıklama çabalarının bir başka boyutu ise bir cins olarak ‘erkek’ üzerine yapılan güzellemeler şeklinde ortaya çıkmıştır. Tarihsel bir sorumluluk olarak içinde yaşadığı toplumu dış tehlikelerden korumak üzere savaşmakla yükümlü görülen erkek mertlik, yiğitlik, cesaret, onur gibi kavramlar etrafında tarif edilmiştir. Bu özellikleri yeterli oranda temsil etmeyen erkekler, kadın gibi olmakla itham edilmiş, ‘erkek olmak’, ‘adam olmak’ ek hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymayacak bir iltifata dönüşmüştür. O kadar ki; bir kadına yapılacak iltifatın en üst noktasında ‘erkek gibi kadın’ olmak yer almıştır.

Modernlikle birlikte kadın-erkek ilişkilerinde önemli değişimler meydana gelmiştir. Özellikle sanayi devriminin hayata geçmesi ve yaşam pratiklerinin bütünüyle farklı biçimde dizayn edilmeye başlanması ile erkeğin kadın karşısındaki üstünlüğünün tartışmaya açıldığı bir zemin ortaya çıkmıştır. Modern toplumun örgütlenişindeki bu zemin kaymasında, bilgi önemli rol oynamıştır. Feminist hareketlerin de etkisiyle, kadınlar nitelikli eğitim almaya ve kamusal alanda temsil edilmeye başlandıkça, erkeğin verili üstünlüğü tartışma konusu olmaya ve modernlik öncesi paradigma sarsılmaya başlamıştır.

Bu sarsıntının etkileri kendisini en derinden aile kurumu üzerinde göstermiştir. Zira evlilik öncesine kadar benzer süreçlerden geçen ve toplumsal inşa noktasında yeteneklerine göre işler üstlenen bireylerin, cinsiyetleri ve bu doğrultuda üstlenecekleri roller konusunda belirsizliğin en fazla olduğu alan evlilik olmuştur. Çocukların doğumu, yetiştirilmesi, ailenin bakımı gibi konular modern toplumsal örgütlenmenin göz ardı ettiği alanlardır. Modernlik, sanayi toplumunda rol alabilmesi için erkeği evin dışına çıkarmanın bir yolu olarak, kadını ev içi örgütlenmenin başına geçirmiştir. Bu anlamda ‘ev kadını’ (domestic housewife) kavramını üretecek kadar konuyla ilgilenen modern düşünüş biçimi, çocuk, yaşlı gibi kâr/üretim anlamında karşılığı olmayan başlıkları arafta bırakmıştır. Söz konusu gelişmeler aile kurumunu belki de tarihinde hiç olmadığı kadar çatışma dolu bir alan haline dönüştürmüştür. Modern dönemle birlikte anlamlı bir hayat sürmenin ön koşulu üretim ilişkileri içinde rol almak ve mümkün olan en yüksek oranda maddi karşılık sağlamak olarak belirginlik kazanınca, dışarıda çalışan, üreten ve maddi kazanç sağlayan erkeğin emeği değerli, maddi karşılık üretmeyen ve sanayi toplumuna doğrudan katkısı olmayan kadının emeği ise değersiz görülmüştür. Bu gelişmeler kadınları bir yandan ailenin en temel amacı olan çocukları dünyaya getirip onların bakımlarını üstlenirken diğer yandan da toplumsal olarak her gün yeniden üretilen değersizlik hissi ile başa çıkmak durumuyla karşı karşıya getirmektedir. Toplumsal örgütlenmedeki bu denli büyük bir aksaklıkla başa çıkması mümkün olmayan erkeğin bireysel çözümü ise evden uzaklaşma şeklinde olmakta, yönetilemeyen aile içi çatışmalar sonucu giderek kısalan evlilikler ortaya çıkmaktadır. Öyle ki; ‘aşık ol, evlen, çocuk yap, boşan’ şeklinde formüle edilebilecek bir tecrübe giderek kalıp haline dönüşmektedir.

Evlilik mi, neden?

Evlilik kurumunun ve ailenin yaşadığı bu krizin bir başka yansıması ise evliliğin bizatihi bir değer olarak sorgulanması şeklinde temayüz ediyor. Aşırı bireyselleşme ve hedonist bakış açısı nedeniyle evliliği bir yük olarak gören ve evliliğin beraberinde getirdiği sorumluluklardan kaçan yeni bir erkek tipinin giderek yaygınlık kazandığı görülüyor. Özellikle Batı toplumlarında ve giderek tüm dünyada yaygınlaşan evlilik dışı birlikte yaşama pratikleri de büyük oranda bu psikolojiden besleniyor.

Ne var ki, bu yeni erkek tipinin, aynı toplumsal görüngünün bir başka aktörü olan kadınlar tarafından bile tam olarak kabul edilemediği anlaşılıyor. Popüler kültür tarafından üretilen metinlere üstten bir bakış bile bu anlamda yaşanan hayal kırıklığı hakkında anlamlı bir fikir veriyor. Adeta yeni bir edebiyat türü olarak kadın-erkek ilişkileri üzerine yazılmış, kitapçı raflarını dolduran ve çok satanlar listesinde yer alan sayısız kitap, gazetelerin eklerini dolduran pek çok makale ve sadece bu konulara hasredilmiş dergiler yahut film türleri ile bu trendi takip etmek mümkün. Erkekleri elde etmeye/tutmaya, ürkütmeden evliliğe ikna etmeye adanmış ve çokça rağbet gören bu ürünler, kadın-erkek rollerine dair hiçbir felsefi, ahlaki öneride bulunmazken, kadını, erkeği evliliğe ikna etmeye adanmış bir varlık olarak nesneleştirerek, modernlik öncesi ontolojik aşağılamayı başka bir formda yeniden üretiyorlar. Diğer taraftan sorumluluk almayan, baba olmak istemeyen, bireyci, metroseksüel erkeğin yükselişini müjdeleyen bu trend, insanlığın geleceğine dair bambaşka bir meydan okumanın da işaretlerini taşıyor.

Modern kalıplara hapsolmamak

Yaşadığımız çağda kadın-erkek ilişkilerindeki krizin modernlikle alakalı olduğu tespitini yapmak önemli olsa da bu noktada bireylerin takınacakları tutumun belirleyici olduğunu ihmal etmemek gerekiyor. Bu anlamda kadınları da erkekleri de bekleyen en önemli tuzak doğuştan kör birinin dokunarak bir fili tasvir etmesine benzer şekilde modernliği tek yönlü olarak ele almaları geliyor. Kadınlar, modernliğin kadını erkek karşısında bir parça güçlendirmesine, erkekler ise kendilerini aile yükünden kurtarmasına kilitlenmiş görünüyor. Oysa kadınlar erkek karşısında güçlenirken eş zamanlı olarak erkeğin ailenin kurucu bir unsuru olarak buharlaşmasına şahitlik ediyorlar. Bu dizayn içinde erkek için de kadın için de üretilen, her ikisinin de ailesiz, çocuksuz bir yaşama mahkum edildiği ve tek başına başa çıkılamayacak hastalık, yaşlılık, sakatlık vb. pek çok gerçek mücadele karşısında yalnızlaştığı bir distopya ortaya çıkıyor.

Bu tablo karşısında kadınlığın da, erkekliğin de modernliğin ürettiği kalıpların dışına çıkılarak yeniden tartışılması gerekiyor. Modernliğin ürettiği pek çok ahlaki, felsefi, kültürel olgu gibi kadın-erkek ilişkileri anlamında da yeni bir bakış açısının üretilmesi zaruri görünüyor. Kadın-erkek ilişkilerine yeniden sevgiyi, şefkati, sabrı, fedakârlığı, adaleti, hakkaniyeti ve merhameti getirecek bir bakış açısı kendi tarihsel ve kültürel kodlarımızın içinde gömülü olarak bekliyor. Onları yeniden ortaya çıkarmak, içinde yaşadığımız çağ ile harmanlamak ve kadın-erkek ilişkileri anlamında yeni bir toplumsal sözleşmeye imza atmak ise gerekli ve mümkün görünüyor.

Fatmanur Altun

You may also like...

Bir Cevap Yazın