KOCA GAZALİ’Yİ NASIL BİLİRSİNİZ?

Gazali

Yazdığı eserlerle Müslümanları en çok etkileyen âlimdir. Bazılarına göre; Hüccet’ül-İslam/ İslam’ın delili’dir. Bazılarına göre de; ‘Hüccet’üs-Sûfiyyîn/ Sûfîlerin delilidir. 40 yaşından sonra tasavvufa yönelmiştir.
O zamana kadar İslam’ın dışında kabul edilen tasavvuf İslam’a dâhil etti. Tasavvuf onunla meşruiyet kazandı. Tasavvufu İslam’a yaklaştırmadı. Tam aksine şeriatı tasavvufa yaklaştırdı. Yani tasavvufun İslam dışı kaynaklardan gelen düşünceleriyle mücadele edeceği yerde, İslam’ı eğdi, büktü, İslam’ı tasavvuf terminolojisi ile ifade etti. Gazalinin o büyük şöhreti hatırına tasavvuf bundan sonra Ehl-i Sünnet içinde görülmeye başlanacaktır.

Bazıları ona “Gazali; kesinlikle bütün fakihlerin önderi, ittifakla bütün ümmetin mimarı ve devrinin müçtehidi, zamanın gözbebeğidir” Bazıları bu yüksek ünvanlara ilavede bulunarak “Gazali’nin büyüklüğünü ancak akli olgunluğa erenler veya ermek üzere olanlar bilebilir” derler. Hatta bazıları “Gazali’den sonra gelen hiç kimse onun değerini takdir edememiş; onun ilmine ulaşamamış, çünkü ondan sonra onun dengi gelmemiştir.” der. Bir diğeri sufi tahayyülü ve irfani “keşfi”nin örgüsüyle daha da ileri giderek onu, Hz. Musa peygamberden daha faziletli kabul eder. Hz. Musa ve Hz. Muhammed (a.s) arasında meydana gelen münazara hikâyesinde Hz. Musa, Hz. Peygambere “Benim ümmetimin âlimleri Ben-i İsrail’in nebileri gibidir mi diyorsun?” diye sorunca, Hz. Muhammed “Evet” diye karşılık vermiş; Hz. Musa “Delilin nedir?” dediğinde Hz. Muhammed de “Gazali’nin ruhunu getirin” demiştir. Gazali’nin ruhu gelince ondan Hz. Musa’yla karşılıklı tartışmalarını istemiş, Gazali de bu münazaranın galibi olmuştur.[1]

Gazali’yi özellikle mutasavvıflar göklere çıkarsalar da, çağdaşı pek çok âlim onun başyapıtı İhyâ’sının yakılması için fetvalar vermiştir. İbn’ül Cevzî; İhya’nın uydurma hadislerle dolu olduğunu, içinde pek çok bâtınî teviller olduğunu söyler. İbn-i Teymiyye de; İhyâ’da İhvan-ı Safa’nın izleri olduğunu, diğer eserlerinde pek çok bozuk felsefi fikirler ve saçma tasavvufi hususlar olduğuna işaret eder.[2] Son Şeyhülislam Mustafa Sabri’de onu, bağışlanmayacak hataları olan biri olarak niteler. Bir başka âlim ise onun hakkında “Yeryüzünde ondan daha çok yalan içeren bir kitap bilmiyorum.” der.

Yine bazıları, İslam’da ruhbanlığın olmadığı herkesin malumu olmasına rağmen onun Mesih’in görüşleriyle delil getirmesini ve Hristiyanlıktaki ruhbanlığa davetini ayıplarlar.  Onun din anlayışında, zenginlik yerilir, fakirlik övülür. Nefs terbiyesi için bir lokma bir hırka ile yaşamak tavsiye edilir.

Müsteşrik Wensinck, Gazali’nin etkilendiği üç büyük düşünce sistemi karşısındaki konumunu şöyle tanımlar; İlk olarak Gazali Müslümandır. Allah tasavvurunda, O’nu kaza ve kaderi elinde tutan, irade sahibi ve yaratıcı bir ilah olarak düşünürken Müslümandır. Kişiliğini yansıtan takvası ve dini duyarlılığı gibi şahsi özellikleri noktasında da Müslümandır. Yeni Eflatunculuk ve Hristiyanlık’la ilişkisine gelince, bu iki düşüncenin ondaki etkisi, onlarsız Gazali düşünülemeyecek boyuttadır. Özetle, Gazali bir kelamcı olarak Müslüman; ilim adamı ve düşünür olarak Yeni Eflatuncu; bir ahlakçı ve mutasavvıf olarak da Hristiyan’dır. Bu görüşe göre Gazali düşüncesinin kurucu unsurları “İslamiyet, Yeni Eflatunculuk ve Hristiyanlıktır”.[3] Çok tabiidir ki Hristiyan etkisinin Yeni Eflatunculuk ve İslamiyet kadar olması söz konusu olamaz.  Yeni Eflatunculuğa gelince, özellikle Meşrik -Hermetik formuyla bu düşünce, Gazali’nin Mearicu’l-Kuds, el-Mearicü’l-Akliyye, Mişkatü’l-Envar,  İhya ve diğer birçok eserinde güçlü ve açık bir biçimde mevcuttur. Plotinus’un “vecd”i, onda “fena” olarak sırıtmaktadır!

Gazali’yi tam olarak ele veren İhya, Tehafütü’l-felasife ve Mi’yaru’l-İlm gibi üç kitabını ele alırsak;

Şayet İhya olmasaydı tasavvuf, Gazali’den sonra sahip olduğu konumu asla yakalayamayacaktı. İbn-i Teymiyye’nin dediği gibi bu eserin içeriği hemen hemen Muhasibi’nin er-Riaye’siyle, Ebu Talib el-Mekki’nin Kûtu’l-Kulûb’unda bulunmaktadır. Ancak İhya’nın değeri, yalnızca konusunda değil, ele aldığı konunun sunuluşu, ona yüklenen misyon ve onunla elde edilmek istenen amaçta saklıdır. Gazali, Tasavvufu iki kısma ayırmaktadır; İlm-i muamele ve İlm-i mükaşefe. İhya’yı yalnızca ilm-i muameleye ayırmıştır. Taharet, oruç, zekat ve hac gibi ameli farzlarının nasıl uygulanacağından bahseden fıkıh ilmini, bu çeşit farzların ruhsal yönden nasıl eda edileceğini açıklayan bir ilm-i muamele haline getirmiştir. Böylece fıkıh iki kısma ayrılmıştır: Bedeni muamelat fıkhı, ruhi/kalbi muamelat fıkhı. Böylece Gazali tasavvufu bu yeni fıkıh ile İslam’ın merkezine almıştır. Gazali bunu gerçekleştirmek için planını çok ayrıntılı, çizmiş ve çok başarılı ve etkin bir şekilde uygulamıştır. Kendi ifadesiyle “İhya’nın fıkıh formuyla şekillendirilmesi gönülleri cezbetmek içindir.” İlm-i mükaşefeye gelince, İhya’da bu konuyla ilgili olarak peygamberlerin halka verdiği kadarıyla yetinmiş, onların yaptığı gibi “temsil ve icmal yollu kinayelerle, imalarla” sınırlı kalmıştır. Ancak “Mişkatu’l-envar, Cevahiru’l-Kur’an, Mearicu’l-Kuds, el-Mearifu’l-Akliyye” gibi diğer eserlerine geçildiğinde gerçek yüzü çarpıcı biçimde ortaya çıkmaktadır. Özetle Gazali tasavvuftan malum fıkıhla çelişmeyen, dahası ruhsal boyutlar katarak onu olgunlaştıran başka bir fıkıh tesis etmiştir. Şeriatın batını mesabesindeki bu rûhî fıkhı da, akidenin batını mesabesindeki ilm-i mükaşefeye giriş yapmıştır.

Tehafütü’l-felasife’ye gelince; bu eseriyle Gazali, filozofları bazı konularda tekfir etmiş bazı konularda da bidatçilikle suçlamıştır. Yine bu eseriyle İbn-i Sina ve Farabi gibi filozofların İlahiyat alanındaki açıklamalarıyla İslam’ın inanç meselelerini ispatlamaktan aciz olduklarını göstermiştir. Gerçekten Gazali felsefeye belini doğrultamayacağı öldürücü bir darbe indirmiştir. Rasyonalist felsefe Gazali’den sonra İslam dünyasında belini doğrultamamış, ancak Avrupa’nın göbeğinde Endülüs’te İbn-i Rüşd felsefesini inşa edebilmiştir.

Gazali’miz her ne kadar felsefe düşmanı gibi takdim edilse de, o filozof sufilerin öncüsüdür! Sühreverdi ile beraber yeniden canlanan İbn-i Sinacılık, Gazali’in de büyük katkısı olan İşrakî tasavvuftan başka bir şey değildir. Şeriat düzleminde zahiri, akide düzleminde batıni olan İbn-i Arabi, “ilm-i mükaşefe” alanında tam anlamıyla Gazali portresinin büyütülmüş bir kopyasıdır. Gazali, aslında Mişkat ve İhya’sında Sühreverdi’yi ipe götürecek İşrakî felsefenin temellerini atmıştır! Tehafütü’l-felâsife’de filozofları tekfir eder. Gel gör ki, daha sonra yazdığı başka eserlerinde filozofların dediklerinin aynısını söyler.

O varlığı nur, yokluğu da zulmet olarak niteler. Bu iki kavram onun ontolojisini ve epistemolojisini açıklamaya kâfidir. Allah nurdur ve O’nun dışındakiler zulmet! Her şey O’nun nurudur, hatta her şey O’dur! Nitekim Gazali, vahdet-i vücudçuların “enelhak” gibi şathiyelerini Mişkât’ta kendisiyle sevgilisini karıştıran âşığın sözlerine benzetir! O insan nefsinin “Allah’ın nurlarından bir nur” olarak nitelemekten çekinmez! Hatta İhya’sında Allah’ın dışındaki varlıkları “O’ndan taşan nurlar” olduğunu söyler ki, bu tam olarak İşrakîliktir! Şükredilen de O’dur, şükreden de! Sevilen de O’dur, seven de![4]

Gazali, Mişkat’ul Envar adlı eserinde; [Nur/35] ayetini tefsir sadedinde bir nur metafiziği kurmuştur. Ona göre; tek ve hakiki nurlar nuru Allah’tır. O’nun dışındaki nurlara ancak mecaz yoluyla nur denilebilir. Bu nurun taşması ile O’ndan başka ne varsa bu nurdan zuhur” etmektedir. Bilgiler insanlara Hz. Peygamberin kutsal ruhu vasıtasıyla ulaştığından ona “sirac-ı münîr” denilir. Gazali’nin “muta’ (itaat edilen varlık) dediği şey; nur-u muhammedî’ denilen bu nurdur. Allah nurların nurudur. Bir şey bu ilahi nurdan pay aldığı nispette mükemmel bir varlıktır. Güneşe göre ışıkların durumu ne ise, “Mutâ’a (Muhammed’e) göre, diğer varlıkların durumu da odur. Bütün varlıklar nurlarını Hz. Muhammed’ten alır.[5] Gazali’nin varlık ve bilgi kavramlarını bu nur sembolizmiyle anlatan metafiziği kendisinden sonra gelen İşrakî ve vahdet-i vücutçu felsefelere ilham kaynağı olmuştur.[6]

Gazali’nin muta’ kavramı hakkındaki sözleri aşağı yukarı, Hristiyanların görüşüdür;

Mesih Tanrı’nın biricik Oğlu’dur.  O’nun Oğlu ”Nur” dur, çünkü Baba’sıda “Nur”dur. Oğul gerçek Allah’tan gerçek Allah ve gerçek insandan gerçek insandır. Yani Oğul Tanrı Özü’ne sahiptir. Tanrı Özü’ne sahip olan Oğul Tanrı’dır. O hiç bir zaman yaratılmamıştır. [7]

Mantığa dair yazdığı Mi’yaru’l-İlm’e gelince, Gazali bu eseriyle Aristo mantığını bir düşünce ölçütü olarak kullanılması çağrısında bulunmuş; dahası, bilginin tüm dallarında bu mantığın miyar/ölçü yapılması için çaba sarfetmiştir.

Özetle Gazali İhya ile tasavvufu yeniden inşa ve temellendirmeyi, Tehafüt ile felsefeyi -özellikle de felsefi ilahiyatı- itibarsızlaştırmayı, Miyar ile de Aristo mantığını tek yöntem olarak tüm bilimlerde kullanılmasını hedeflemiştir! Bir taraftan Tasavvufa çağıracak, bir taraftan filozofların ilahiyatına saldıracak ve bu saldırıyı da İbn Sina ilahiyatıyla sınırlayacak! Bu ise kendi kendiyle çelişen bir düşünce sistemi demektir.

Tasavvuf, Gazali’ye göre yalnızca kişisel seyr-i sülûktan ibaret değildir. Aksine onun tasavvufu mükaşefeye ulaşmak olan muameledir. Gazali’nin bize sunmuş olduğu keşfi bilgiler ister İhya’daki gibi imalar; isterse Mişkatü’l-Envar, el-Mearifu’l-Akliyye ve Mearicu’l-Kuds adlı eserlerindeki gibi açık ifadelerle olsun; ister nefsin hakikati isterse ulûhiyet âlemi ile ilgili olsun, bütün bunlar doğrudan doğruya çağının felsefesinin ilahiyatından, İbn-i Sina ve İsmaili filozofların ilahiyatından, özellikle de Yeni Eflatunculuğun Meşrikî Hermetik formundan elde edilmiş bilgilerdir. Haliyle Gazali’nin teşvik ettiği ve dinin batınını temsil ettiğini söylediği “ilm-i mükaşefe” ile kendisine saldırarak sahiplerinin küfrüne dair fetva verdiği filozofların ilahiyatı arasında en ufak bir fark yoktur.

Bir yandan felsefeyi çürütmek için filozoflara saldırmak, diğer yandan mantığın kullanılmasına çağrı yapmak olacak şey değildir. Çünkü onun metafiziği Aristo mantığı ile organik bir bütünlük arzeder!

Şayet Gazali tasavvufu kişisel ve vicdani bir tecrübe olarak kabul etmekle yetinseydi tavrının anlayışla karşılanabilirdi. Ancak o keşf ve mükaşefeyi tasavvufun gayesi ve nihai amacı olarak kabul etmiştir. Bir yandan mantık ilmine davet etmesi, diğer yandan tasavvufa çağırması olacak şey değildir. Gazali değişik yöntemler arasında sadece iki arada bir derede kalmış değildir. Çelişki Gazali düşüncesinin temeli ve başlıca esasıdır. İbn Rüşd’ün ifadesiyle Gazali’nin görüşleri yalnızca tutarsız değil “Tutarsızlığın Tutarsızlığıdır.” [8]

Gazali, bilgi için “keşf’ yöntemi ile istidIal yöntemini birbirinden ayırmamakta, üstelik mantık ilkelerini “keşf’ ameliyesine uygulamakta ısrar etmektedir. Ona göre “keşf’ tam anlamıyla ancak Aristo mantığındaki kıyasın tahakkuk ettiği şekliyle gerçekleşebilir! Keşfte de iki esasın -veya öncülün- belirli bir şekilde eşleşmesi gerekir. Birinci esas veya büyük öncül; olmuş ve kıyamete kadar olacak olanların üzerine nakşedildiği levh-i mahfuz aynasıdır. İkinci esas veya küçük öncül ise kalp aynasıdır. Bu iki esastan bir sonucun çıkabilmesi için kalp aynasının tamamen levh-i mahfuzun karşısına tutulması gerekir, bunu da orta terim olan ilm-i muamele tamamlar. İki ayna arasındaki perdenin kalkması ancak orta terim aracılığıyla tamamlanabilir. Aristo felsefesini tekfir eden Gazalimiz, Aristo mantığının iki önermesiyle Peygamberlerin erişemedikleri Levh-i Mahfuz’a sufileri eriştirmekte, keşf ve keramet ile onlara kıyamete kadar olacak şeylerden haber verme imkânı vermektedir!

* Gazali, adına ister ilham isterse keşif densin, Şii irfanına karşı çıkarken, sufi irfanını koruyup onu canla-başla savunmaktadır. Oysa ikisi de tamamıyla aynı kaynaktan beslenmektedirler. Gazali, evliyanın keşf ve ilham ile peygamberler gibi gaybtan haber aldığını söyler. Sadece tek farkla ki, melek veliye görünmez, sadece sesini işitir(!) Ona göre kalp aynası temizlenirse Levh-i Mahfuz’daki bilgiler o kalbe yansıyabilir. Bunun olması için de kişinin uzlete çekilmesi gerekir. Farz ve sünnet namazlarla yetinmeli, Kur’ân okuyarak, tefsir ve hadis gibi ilimlerle uğraşarak himmetini dağıtmamalıdır(!)[9]Artık kişi, kalbini arındırdığı için gayb’tan ve gelecekten haber vermesi mümkündür(!) Böylece Gazali’den icazeti alan sûfîler bundan sonra levh-i mahfuz’u okuyacaklar, hadislerin sıhhatini Rasulullah’a soracaklar, her türlü zırvalarına keşf ve mükâşefe kisvesi giydirebilecekler, Hızır’ı görebilecekler, gayb’tan sesler işitebilecekler. Ledünni ilme vakıf olup, kalpleri okuyabileceklerdir (!)

*Gazali kabir hayatını Allah’ın bazı seçkin kullarının bilebileceğini söyler. ‘Kabir halleri, Allah’ın bir ikramı olarak âlem-i ervahın bazı sırlarını kendilerine açtığı bir kısım sayılı kulların haberlerinden öğrenilir’ der.[10]

*Gazali’nin [Tekvir/21] ayetinden mülhem olarak geliştirdiği muta’ kavramına Bâtınilerin Akl-ı Evvel’e yükledikleri işlevin bir benzerini yükler. Bu Muta’; felekleri harekete geçiren, kâinatı yöneten bir “fail ilahtır”. Bu varlık Allah değildir. Ama Allah’tan başka da değildir. Başka bir ifadeyle Muta’, doğrudan değil, dolaylı, bil-vasıta olarak Allah’tır. Gazali; Muta’nın Allah ile aralarında hiçbir perde kalmayan hakikat ehline tecelli ettiğini söyler ve hemen peşinden de, bu kitap ifşâ etmek istediğim şeyin ağırlığını kaldıramaz, der.[11]İbn-i Teymiyye, Gazali’nin Mişkat’ında güneş, ay ve yıldızlar gibi lafızlara “nefs, faal akıl ve külli nefis” gibi anlamlar yüklemesini Bâtınilikten mülhem olduğunu, bu eserindeki yorum nazariyesinin Bâtıniyye/ Mülhidlerin (Dinsizlerin) usulleri üzerine bina ettiğini söyler.

Her ne kadar kendisi hulûl, ittihad ve ibâhîlik içeren tasavvufu kabul etmediğini söylüyorsa da, Mustafa Sabri Efendi’ye göre; Mişkat’ındaki ifadeleri vahdeti vücudu benimsediğini göstermektedir. Yani, bir taraftan İslam dışı kabul ettiği hulul ve ittihad fikrini, beri taraftan başka bir kılıfla Müslümanlara kabul ettirmeye çalışmıştır. Mişkat’ında; ‘Avamın tevhidi, Lâ ilâhe illallah, havass’ın/velilerin tevhidi ise, Lâ mevcûda illallah’ şeklinde olduğunu söyler. Yani Allah’tan başka hiçbir şey yoktur diyerek hulul ve ittihat karışmış tevhit inancının daha yüksek olduğunu ilan eder.

Bâtıniliği eleştirmek için “Fedâ’ihu’l-Batıniyye” adında kitap yazan Gazali’miz, Bâtıniliğin tüm tevillerinin temelini oluşturan bu mesel-memsul teorisini, [Nur/35] ayetinin işraki/irfani yorumunu yaptığı Mişkât’ül-Envar adlı risalesinde aynen kullanmıştır.[12]

Gazali, “Fedâih’ul-Bâtınîyye”sinde, Bâtınileri cennet-cehennem hakkında Kur’ân’da geçen, hiç şek ve şüpheye mahal bırakmayan sarih nasları, tevil ederek cismani haşri-neşri reddettikleri için tekfir eder. Ne var ki, aynı Gazali, “Cevâhir’ul-Kur’ân adlı eserinde, cenneti avamın ve havasın cenneti olmak üzere ikiye ayırmakta, cismani cenneti avama hasretmekte, havasın cennetinin marifetullah olduğunu söyler. Bu cennetin melekuti ve bâtınî/hakiki manası ise marifettir. Maddi cenneti isteyenler ahmaktır. Rabbin cemalini gören meleklerin mutluluğuna erişmek isteyen akıl sahipleri ise İlliyyûn’a talip olurlar, der. Oysa avam için yazdığı İhya’sında cenneti ve cehennemi tamamen cismani olarak tarif eder. Bir taraftan ahiret inancının ruhani olduğunu söyleyen Meşşaî filozofları tekfir eder, diğer taraftan bu görüşü kendisin de aralarında bulunduğu muhakkik sûfîlerin görüşü olduğunu söyler.

Gazali’nin yaşadığı yıllarda devletin en büyük ve en tehlikeli düşmanı Hasan b. Sabbah’ın liderliğini yaptığı “Alamut İsmailiği” idi. İsmailliye mezhebinin felsefesi ise, o asırda kendisi de dâhil birçok sûfî ve filozofun benimsemiş olduğu Yeni Eflatunculuktan başka bir şey değildir. Onun, politik olarak Batınîlerle mücadele ederken, onların bilgi anlayışlarını ve yöntemlerini ibtâl ederken diğer yandan, bir başka bâtıni ekol olan sufiliğin zaferini ilan etmesi olacak şey değildir!

Gazali, içinde yaşadığı devletin bir “resmi filozofu” idi. Yirmi sekiz yaşından itibaren Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ün maiyetine dâhil olmuştu. Batıniliğe karşı “Fedâihu’l-Bâtıniyye”sini Abbasi halifesinin emriyle yazmıştır.  O, Eşarilik ve tasavvuftan mürekkep, Sünni İslam’ın muhafızı idi! Tasavvuf ise; Selçuklu devleti varlığının idari ve ideolojik temeli idi.

Gazali, mürted’in katli konusunda kendi mezhebi olan Şafiilikten daha katıdır. İmam Şafii’ye göre mürtedin tövbesi geçerlidir ve onun samimi itirafı af edilmesi için yeterlidir. Gazali ise, istitâbe (tövbe edip, İslam’a dönme) hakkını sadece sıradan halka tanımakta, batınilere güvenilemeyeceğinden onların idamını ister. Artık mürted olmak için İslam’dan çıkmak değil, Sünnilikten çıkmak yeterlidir! Halifeye isyan edenin küfrü sabit olmuştur ve süikast dâhil her bir yöntemle böyle bir mürtedin varlığı yeryüzünden temizlenmelidir. Gazali, Tehafüt’ü ve Fedâihiyye’sinde İslam toplumuna dahil olabilmek için bir çok kriter vazeder! Böylece Aristocu felsefecilerin ve İsmaili davetçilerin katline cevaz bulur.[13]

*İmanı; avam’ın, havass’ın ve ariflerin olmak üzere üçe ayırır. Tevhid’i dörde ayırır. En yüksek olan dördüncü derecesinin; ‘Bir olandan başka bir şey görmemek’ diye tarif ederek vahdet-i şuhûd’a meyleder. Avamın tevhidinin “Lâ ilahe illa hû”, havassın tevhidinin “Lâ mevcuda illa hû” olduğunu söyler! O müşahede ilmini anlatmanın caiz olmadığını söylerken amacı vahdet-i vücud ilmini kastetmektedir! Gazali; kendisini de aralarına dâhil ettiği “Havassu’l-Havass” denilen seçkin mutasavvıfların “Hakikat semasına yükseldikten sonra Varlık’ta, Allah’tan başka bir şey görmedikleri konusunda ittifak ettiklerini” söyleyiverir.

* Gazali, sûfîlerin ‘Ben Allah’ım’ demelerini, Âşık’ın ‘Sevgilim ben’im, ben’de o’yum, Biz bir beden içinde iki ruhuz’ gibi bir şeydir, diyerek hululcü anlayışları sempatik göstermeye çalışır. Hâlbuki kendisi zındıklar için reddiyeler yazmış birisidir. Bu hulul ve ittihat inancı zındıkların bilinen fikirlerinden başka bir şey değildir.

*Gazali’nin birçok yüzü vardır. Bir bakarsınız Eşarîdir, bir bakarsınız kelamcıdır, bir de bakarsınız katıksız bir selefîdir. Bazen de baştan aşağı İşrâkî ve tasavvufçudur. Her kesime hoşlandıklarını bildiği dilden seslenir. O avama hitap ettiği İhya’da başka bir dil kullanır, Mişkat’ta ise bambaşka bir dil kullanır. Muhataba ve hitaba göre kendi gerçek düşüncesini gizler. Onun ancak kendisiyle aynı görüşü paylaşanların muttali olabileceği şahsına sakladığı görüşleri vardır.

Bâtınilerin iddialarını çürütmeye girişen şeyhimiz bir bakarsınız onların Bâtıni tefsirlerini bir diğer kitabında kullanıverir. Aynı Gazali, Bâtınileri eleştirirken felsefenin en güçlü silahları olan aklın verilerini kullanır.  Bazen bakarsınız iyi bir Eşari kelamcısı, bazen de tam aksini söyleyen bir sûfî olarak karşımıza dikilir. Bir bakarsınız ancak peygamberlerin vahiy aldığını söyler. Bir başka eserinde ise; “Vahiy ile ilham arasında fark yoktur. Fark sadece vahyi getiren meleğin görünüp görünmemesindedir. Ariflerin kalplerindeki bilgiyi melekler getirir” deyiverir. “El-Munkizu min’ed-Dalâl”inde; seyr-i sülûkta tecrübe edilen müşahede ve mükaşefeler sayesinde kendisi de dâhil, sûfîlerin Peygamberlerin ruhlarını gördüklerini, seslerini işittiklerini ve onlardan bir takım bilgiler aldıklarını söyleyiverir.[14]

* Hasan Sabbah masum İmam’a çağırır, Gazali’de “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” diyen Sufilerin yoluna çağırır. Ona göre şeyhi olmayan kimse ırmak kenarında dolaşan köre benzer! O dönemde İsmailiye mezhebinin en önemli propaganda silahı “Muallim ve Ta’lim” felsefesidir. Yani bir Mürşid/masum imam olmadan din öğrenilemez!

*Gazali’ye, bazıları felsefecilerle uğraştığı, onları acımasızca eleştirdiği için çok kızarlar. O, meşhur Tehâfet’ül-Felâsife’sinide filozofları yerden yere vurmuştur. Lâkin, kendisi mantığa ‘miyar’ul-ulûm/ilimlerin ölçüsü’, ‘mizân’ul-hak/ hakkın terazisi diyerek, felsefenin temeli olan Yunan mantığını kabul etmiş, mantık bilmeyenin ilmine güven olmaz demiştir. Bir kere mantık bilimi kabul edildikten sonra onun devamı olan felsefenin gelmemesi düşünülemez. Gerçekten Gazali, Eşari kelamcılarına felsefi kavramları kendi mezhep problemlerinde kullanma kapısını açmış, özellikle Fahreddin er-Razi ile birlikte de kelamın, -İslam filozoflarının, özellikle de İbn-i Sina ilahiyatının yerine geçen- felsefi bir kelama dönüşmesini sağlamıştır. Gazali sonrası “müteahhirun yöntemi” olarak da bilinen yeni bir kelam dönemi başlamıştır. Bundan sonra hangi kitabın kelam, hangisinin felsefe olduğunu ancak uzmanların fark edebileceği kadar kelam ve felsefe iç içe geçmiştir.

* Talebesi Ebu Bekir İbnü’l-Arabî; “Şeyhimiz filozofları yuttu, sonra kusmak istedi fakat başaramadı” der. İbn-i Teymiyye ise onu; ‘Şeyhimiz felsefeye bir daldı, bir daha çıkamadı’ der. Yine onu; “Felsefi fikirleri, tasavvuf kalıbına dökerek anlatan adam” olarak niteler. Gazali’nin yolu İslam ile Meşşailik arasındaki berzah, tampon bölgedir. “Onu okuyan ne tam Müslüman olabilir, ne de tam Meşşaî!” denir. Daha önceki Eşarî fikirlerinin, kendisinden sonraki tasavvufi anlayışın birleşmesiyle İslam dünyası gerileme sürecine girmiştir. Artık ne müspet ilim gelişir, ne de fikri hayat! [15]

*Kudüs H. 492 yılında Haçlılar tarafından işgal edilmişti. Gazali bu yıllarda Kudüs ve Şam’da yaşamasına rağmen Haçlılar aleyhinde bırakın cihad fetvası yayınlamayı, tek bir satır yazı dahi yazmamıştır. Bu yıllarda Koca Gazali, ya Şam minaresinde, ya da; Kudüs’te kapıları kilitlemiş, odasını kapanmış, halvet ve uzlete kapanmıştır. Sadece Gazali değil, Muhyiddin İbnü’l-Arabî, İbn Fârıd gibi Tasavvuf büyükleri de haçlı seferleri zamanında yaşamış olmalarına rağmen, Haçlılar aleyhinde tek söz söylememişlerdir.

Koca Gazali’den beklenen ümmetin başına geçip, ümmeti cihada teşvik etmek olmalıydı, değil mi? Tıpkı, İbn-i Teymiye’nin Moğollara karşı yaptığı gibi. Gazali Kudüs işgal edildikten sonra 13 sene kadar daha yaşamıştır. Hüccet’ül-İslam’ımız bu yıllarda küçük cihad yerine, büyük cihadla/ nefis terbiyesi ile meşguldü. Kalbi cilalayarak Levh-i Mahfûz’dan bilgi indirmeye, cansızların evliya ile nasıl konuştuğunu anlamaya çalıştığından, küçük cihad (!) için vakit bulamamış olmalıdır.

*Koskoca Hüccetimiz okuyup, ilim öğrenmeyi de şöyle engellemiştir. ‘Âlim; bir kitaptan ezberleyen, unutunca cahil olan kişi değildir. Âlim, ilmini ancak Allah’tan alan kişidir’. Yani ezbersiz, ders çalışmaksızın, dilediği zaman Rabbinden vasıtasız alan kişidir.

* Bâtıni tefsiri /yorumu kabul eden, devlete muhalif bir pozisyon almasına rağmen, aynı batınî yorumları yapan Sûfîlerin devletin yanında yer almasıyla, devletin resmi görüşü olan Ehl-i Sünnet ile Sûfîler arasında ittifak oluşmuş, Ehl-i sünnet’in kırmızı çizgileri değiştirilmiş, akaidi yeniden yazılmıştır. Yine Sûfîler de Kelâbâzî’nin “et-Taarruf”unda yaptığı gibi, tasavvuf erbabını Eşarî göstererek, beyani ekole/ resmi din telakkisine bir nevi jest yapmışlardır. Bu tasavvufla Sünniliği uzlaştırma çabaları Serrac’ın “el-Luma”sı ile, Kuşeyrî’nin “er-Risale”si ile ve en nihayet de Gazali’nin “İhyâ”sı ile sona ermiştir. Artık yeni İslam dini bu Eşarî kelam ve tasavvufun izdivacıyla oluşan melez gelenektir. Bu garabet burada da durmayacak, bu melez ile daha sonraları tamamıyla felsefî bir din olacak olan işraki felsefe bir kere daha gerdeğe girecekler, tüm bu çapraz melezleştirme operasyonundan sonra düne kadar mülhid /zındık diye nitelenen Bâtınilerin yaptığı teviller, Bâtıni yorumlar işari tefsir ismiyle yumuşatılacak, gulat-ı şianın ve diğerlerinin uydurduğu binlerce hadis “Kur’ân ve Sünnet” bütünlüğü olarak takdim edilecektir.

Gazali sonrası tasavvuf her türlü eleştiriden muaf felsefi bir din mahiyetine bürünen, “tasavvuf felsefesine” dönüştü. Sühreverdi ve İbnü’l-Arabî tarafından temsil edilen bu felsefe Sünni sûfîlerce, tevhidin en yüce mertebesi olarak ayakta alkışlandı! Gazali’nin tasavvufla Eşarî kelamını ve Şafii fıkhını sentezlemesiyle oluşan bu yeni din, adeta din içinde bir din oldu. Tek tük âlimin, bu “Allah’a vasıl olma” merkezli bu müesseseleşmiş dine yaptıkları itirazlar da davulcu yellenmesi gibi arada kaybolup gitti. Artık kimse Sünni dünyasında Gazali’nin otoritesine karşı gelme cesaretini kendinde bulamayacaktır.

Gazali önce işe fıkıh ve kelamla başladı. Sonra felsefeye daldı. Sonra da tasavvufa meyletti. Ömrünün son demlerinde de selefin yoluna dört elle sarıldığı, Buhari okumaya başladığı, hatta göğsünde olduğu halde ruhunu teslim ettiği söylenir.

Koca Gazali’miz, uzun ilmi ve felsefi hayatında ciddi ruhi, hatta itikadi bunalımlara sürüklendi. Aslında o içine düştüğü çelişkilerden dolayı bunalıma düşünce mekânsal olarak Kudüs’e, fikri olarak da tasavvufa sığınmaktan başka önünde bir seçenek kalmamıştır. Aslında bu sadece Gazali’nin değil, bir düşüncenin, bir kültür ve milletin krizidir.[16]


[1] M. Abid el-Cabiri, Gazali Düşüncesinin Temel Unsurları ve Çelişkileri, Çev; Mesut Okumuş, AÜİF Der, 2003/1

[2]Süleyman Uludağ, Gazali md, DİA, C.13, s.517

[3] Gerçekten Gazali’nin küçük risalesi “Eyyühe’l-veled” ve bazı eserlerinde sıkça Hz. İsa’nın sözlerinin tanıklığına başvurması, onun İncil’e vakıf olduğunu göstermektedir. Buna Gazali’nin doğduğu, çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği Tus şehrinde Hristiyanların yaşadığı gerçeğini de ekleyebiliriz. Ayrıca Gazali’nin eserlerinde Yahudilik ve Hıristiyanlıkla ilgili polemiklere girdiği pek görülmez. O dinler arasında bir hukukçu gibi tarafsız tutum takınır.

[4] Mustafa Çağırıcı, Gazali md. DİA, C.13, s.500

[5] Süleyman Uludağ, Nur md, DİA, C.33, s.244,

[6] İlhan Kutluer, Nur md, DİA, C.33, s.246

[7] http://www.ortodoksluk.org/buyukimanaciklamasi1.htm

[8] M. Abid el-Cabiri, Gazali Düşüncesinin Temel Unsurları ve Çelişkileri, Çev; Mesut Okumuş, AÜİF Der, 2003/1

[9] Gazali, İhya, C.3, s.42

[10] Gazali, İhya, C.4, s.532

[11] Mustafa Öztürk, A.g.e, s.327

[12] Gazali, Mişkat’ül-Envar, nakleden; Mustafa Öztürk, A.g.e, s.226-8

[13] Şafii ve Gazali’nin Mürted Hakkındaki Görüşleri, Frank Griffel, Çev; Ş. Selim Has, İslam Hukuku Araştırmaları Der., Nisan/2006

[14]  Mustafa Öztürk, A.g.e, s.303

[15] Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, s.253-4

[16]  Nasr Hamid Ebû Zeyd, en-Nass, s.59, nakleden; Mustafa Öztürk, A.g.e, s.375

Saadettin Merdin

You may also like...

Bir Cevap Yazın


Notice: ob_end_flush(): failed to send buffer of zlib output compression (0) in /home/hayrullahtas/public_html/wp-includes/functions.php on line 3758