İnsanoğlu Hurafesiz Yaşayabilir mi?

Hurafeler niçin var? Bazen toplumsal düzeni sağlamak, otoriteyi tesis etmek için… Bazen toplum içindeki dik başlılığı ve uygun bulunmayan davranışları törpülemek için… Bazen de çok pratik faydacı sebeplerle yaptırımı olduğu söylenip ama aslında aslı astarı bulunmayan davranış kalıplarına, kısıtlayıcı öğretilere dönüşen bir kontrol mekanizması olmak için…

Hurafelerin zaman içerisinde dinin öz emirlerinden daha keskin günlük hayat şekillendiricilerine döndüğünü görmek mümkün. Kimi yanlış bir itikada varır işin sonunda, kimi de kötü bir haber duyunca elini önce kulağına sonra tahtaya götürmek gibi zararsız bir hurafe terapisine…

Her şey gibi bu naif hurafeciler de zıddı ile kaim: Yani her dini rutine hatta sembolik önemi olan ve kimseye zarar vermeyecek bazı alışkanlıklara dahi hurafe diyerek tekfir edenleri de unutmamak lazım. Hurafe severlerle hurafe savarların her ikisinin de dinin algılanma ve yorumlanma biçimleri ile çok ilgisi var.

Dini algılama ve yorumlama biçimlerinin tek bir yöntemi yok. Yol gösterici temel prensiplerin ötesinde uygulamalarda türlü türlü çeşitlilik var. Sonuçta insanoğlu hiçbir ortamda birbirine benzemiyor, çeşit çeşit kültürlerde coğrafyalarda ve değişik ihtiyaçlarla yaşıyor. Dini hakikatlerin, farz ve sünnetlerden aktarılan olmazsa olmazlarının yanında toplumun kabul ettiği olmazsa olmazlar da zaman zaman birbirine karışıyor.

Dini algıyı bu akışın dışında bıraksanız, yani Rönesans düşüncesinin akılcı yaklaşımı seyrinde, laikliğin en katı uygulamalarında dahi ortaya çıkan ve toplumsal bir otorite tesis etmek, ekonomik fayda sağlamak veya işleri yolunda yürütmek amacıyla ortaya konmuş olmazsa olmaz davranış kalıpları, aslında bir nevi hurafeler yığını bulursunuz. Üstelik bu hurafeler size bir ilahi cezalandırma veya ahlaki bir kurtuluş da vadetmezler. Çünkü seküler yaşam hurafelerinde vaat, uzun vadeli bir mahvoluştan öteye gitmez.

İnsanoğlu hurafesiz yaşayamıyor mu?

Asıl soru belki de bu. Çünkü dinin ana kaynağından/özünden koptukça hakikatinden şüphe duyulmayan ölüm, kabir azabı, büyü, cin gibi kavramlar da uydurma hurafe, uzak/erişilmez, konuşulmasa da olur kabilinden algılanmaya başlıyor. Mesela hayatın önemli bir gerçeği olarak Osmanlı şehirlerinde mezarlıklar insanlar ölümü unutmasınlar diye şehrin içine yapılırdı. İstanbul’daki Zincirlikuyu ve Karacaahmet mezarlıkları böyledir. Köy yerleşimlerinde kahve ve camii ile birlikte anılır mezarlık. İnsan ölüme mesafe koydukça mezarlıkları da görmüyor demek ki. Hâlbuki son zamanlarda oldukça iyileşen yerel yönetim hizmetleri ile birlikte mezarlıklar ve cenazelerin gömülmesi meselesi ince ince bir sürü ayrıntıyı, mevzuatı ve elzem dünya işlerinden bir iş olarak konuşulmayı gerektiriyor. Yakın zamanda vefat eden babamın ardından mezarlıklar ve kabirler ile ilgili bir grup arkadaşla tam da bunu konuşuyorduk. Artık yer darlığından mezarların iki katlı yapılabildiğini, bir mezara kaç sene sonra bir başkasının gömülebildiğini, bir nevi cenaze işleri mevzuatlarını yani… İnsana ölümü hatırlatan her şey ürkütücü geliyor olsa gerek ki, masada oturan bir arkadaşımız espriyle karışık hadi biraz da cin, peri hikâyesi konuşalım dedi. Anlamak kolay… Zombi, vampir, hortlak anlatısının karşılığı olarak cin ve peri hikâyesi…

Kuran kaynaklı olmayan halk içindeki anlatımlarda cinler, büyü, kabir gibi kavramlar bütünüyle bir kaosa dönüşür. Olağanüstü bir hal alır, merak öğesi ile birleşir ve masalsı bir hale gelir. Uzun yüzyıllar, harmanın serilmediği, işin gücün hafiflediği, bitmek bilmeyen kış akşamlarının ayrılmaz parçasıydı bu anlatımlar. Kaynağını muhtemel ki gerçek hikâyelerden alıyordu… Seküler hayatın içinde cin, büyü hikâyeleri hurafeleşti, kıymetsizleşti ve şüphesiz karşı durulması gereken bir kuşatma gibi gözüktü.

Dini özden ayrılsın veya ayrılmasın, şükür ki, hurafelerin kuşatmasını kaldırılınca Rönesans’tan beri söylenegelen akılcı bir yaşam kuşatmasına yelken açıverdik. Dini kuşatmayı kaldıralım derken hayatımız anlamlı anlamsız bir sürü kural ve ‘kuralcık’ kuşatması altında kalıverdi. Üstelik bunlar dinle ilişkilendirilen hurafenin elinin altında tutmak istediği otoritenin referansından da yoksundular…

Sembolik bir alan olarak yaşam tarzı hurafeleri

Bu hurafelerin hepsi yüklü ve sessiz bir gemi gibi. Bu çağda, bu zaman diliminde yaşayan insanları kuşatmış, şimdi geriye dönüp baktığımızda bir zamanlar o insanlar ne tuhafmış dediğimiz alışkanlık kalıplarını hiç itirazsız tekrar ettiren bir halin esiri…

Bir kıyafeti iki kere üst üste farklı davetlerde aynı hazırûnun yanında giysek, başımıza bir iş geleceğini elbette hiç kimse bize söylemiyor… Ama bizler bu fiilimiz sanki başımıza bir iş açacakmış gibi tekrar etmekten kaçınıyoruz. Modern hayatın ayırt edici ve tanımlayıcı hurafeleri insanları bir uğursuzluktan kaçınır gibi ‘pişti olmaktan’ da kaçındırır mesela. Sosyal bir dışlanmanın korkusu ve kalıpların esiri olup kendimizi kısıtlıyoruz, zora sokuyoruz, darlıyoruz, zamandan, emekten, ekmekten çalıp şeklen o kalıba bürünüyoruz. Bunun hurafeden farkı ne peki?

Gidilen bir davette ne giymeniz gerektiği söylenir. Kimin ne zaman belirlediği ve neye hizmet ettiği bilinmeyen kalıplar size şık, siyah veya rahat giyinmenizi söyler. Bu standartlar yine eğer aksi olursa dışlanacakmışız, başımıza bir iş açacak uğursuzluklarmış gibi sahiplenilir. Bu kültürel biçimlerle yüklü sessiz gemi sakin ama derin sularda yol alır durur. Çünkü öyle bir sahiplenilmiştir ki, kimsenin aklına fırtına çıkarıp bu gemiyi biraz sallamak gelmez. Vahiy kaynaklı bilginin faydasını reddedip bütünparça ilişkisine girmeden hayat tarzı starlığının hurafelerinde gezmektedir. Bazı ortamlarda kravat takmak zorunludur, alkışlamak, spor yapmak, diyet yapmak, hafta sonları stresini atmak, belli mesai saatleri içinde çalışmak, arada sinemaya gitmek… Çeşitli antlar, marşlar ve mitler sahibi olmak, onları kutsal bellemek, imzasını arabasının arkasına yapıştırmak, anı defterleri imzalamak, şirket yemekleri, müdür gelince ayağa kalkmak, ceketinin önünü iliklemek ama illa ki ceket giymek… Mantığı değişmeyen bir sürü gerçek dışılık…

Uğur getiren dövmeler, uğur olduğu düşünülen kalemler, semboller, imaj hurafeleri, çok önemsenen fantezik kurgulamalar, statü hurafeleri, statüye göre kalp kırmalar, şerlere ve hayırlara kapı aralamalar… Mehdi’nin hurafe olduğunu anlatıp duran, milli günler ve bayrak törenlerinde büyüyen milliyetçi cevapsız çağrılar…

Yeni yılı kutlamak için paganizmden, Hıristiyanlıktan topladıklarını yeni bir ayin şekline sokup bir kapitalizm hurafesine dönüştürenler, yeni yıla nasıl girilirse o yılın öyle geçeceğini hissedenler, bir yılbaşını da dışarıda kutlayamadık diye hayıflananlar… Şöyle giyinmek, böyle eğlenmek, dip boyası gelmişken sokağa çıkmamak, şu veya bu beden olmak, askerliğini yapmamış olana ‘kız vermemek’, terfi etmek, ev borcu ödemek, bütün bir dini hurafe diye reddedip, hatta onu kaldırmakla övünüp de her durumda koşup Anıtkabiri ziyaret etmek başka bir otoriterliğin kurucu hurafeleri değil midir?

Sevgililer Günü, hadi hiç olmazsa Anneler Günü ve bilumum harcama günleri, kendini ifade etmek için alışveriş yapmak, değerli bulmak için kozmetik satın almak, şımartmak için spor salonuna yazılmak gibi kavramları ile beraber tepemize değer yargısı boca eden ve yaşantımızı şerit şerit kesitlere ayırıp sonra ölçen biçen ve paket yapıp statü piramidinde bize bir yer bulan hurafeler ağı değil midir?

Din düşüncesinin ‘hurafelerini’ bir kenara bırakan insanoğlu aşkın aklın ulaştığı en özgür sınırlara ulaştı, dizginlerini elinden bırakmadığı akıl, onu uçurumların kenarında gezdirmedi, insan olmanın farkındalığı ile saçma kalıplarla hayatı kendine dar etmedi, renk, şekil, ırk, cins, estetik kategorileri yıkıp kendini gerçekleştirmeyi ihmal etmedi, akıl öyle bir nimetti ki, bizi bütün hurafelerden kurtarmakla kalmadı, insanca yaşamanın yollarını açtı, aynı sosyal medya sayfasına Halep’te kollarında can veren oğluna şehadet getirmeye çalışan anneyle, ikindinin olmazsa olmazı çikolata ve kahve içen insanoğlunun resimlerini art arda düşürdü… Şükürler olsun!

Meryem İlayda Atlas

You may also like...

Bir Cevap Yazın