FAKİRLİK YÜZÜNDEN BİR İNTİHAR VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Abraham Maslow, meşhur “ihtiyaçlar hiyerarşisi” teorisinde piramidin temeline fizyolojik ihtiyaçları koyar; yeme, içme, giyinme, barınma gibi. Bunlar aynı zamanda doğal, fıtri haklardandır. İnsan onuruna yakışır bir yaşamın ise olmazsa olmaz şartlarındandır. Birinci basamaktaki bu fizyolojik ihtiyaçlar giderilmeden diğer basamaktaki ihtiyaçlar anlamsız kalmaktadır. Kişiliğin gelişmesi, sevilme, saygı görme, itibar, kendini gerçekleştirme öncelikle bu gereksinimin karşılanmasıyla mümkündür.

İçinde yaşadığımız modern çağ, servetin en yüksek olduğu ve buna karşılık kitlesel açlığın en büyük boyutlarda yaşandığı bir çağdır. Ve kapitalist sömürü düzeni bu ikisi birbiriyle ters orantılı olacak şekilde kurulmuş. Fakirlik bu düzeyde kitlesel olmasa da her çağda ve toplumda görülen bir şeydir, ancak açlık için bunu söylemek imkânsızdır. Açlık insan onurunu ayaklar altına alan bir vakadır ve ancak dışarıdan müdahale ile kitlesel düzeyde yaşanabilir. Yani kişiler durup dururken aç kalmazlar ve açlıktan ölmezler eğer birileri ellerinden ekmeği ve üretim gücünü almamışsa.

Yoksulluk ve açlık aynı zamanda içinde gerçekleştiği toplumun altından kalkamayacağı bir vebal ve utanç yükler topluma. Çünkü “insan” olmanın da “İslam” olmanın da asgari şartı paylaşmaktır: “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir!”

İslam, arınmanın en temel yollarından biri olarak infakı önerir. İnfak farzdır ve malın temizlenmesi olan zekâtın dışında sürekli bir paylaşımı esas alır. İhtiyaç varsa infak şarttır. Bir oranı yoktur çünkü toplumun ihtiyacının önceden belirlenebilir bir oranı olamaz. İnfakın nisabı “ihtiyaç fazlası” ve “ihtiyaç miktarı”dır. İnfak sadece öylesine vermek değildir; o bir nevi kişinin kendi mal sevgisiyle mücadele yöntemidir. “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âl-i İmran, 92)

İslam mal biriktirmeyi ve sermayenin tekel oluşturmasını infak ve zekât müesseseleri ile dengeler ve fakirliğin toplumsallaşmasını engeller. Hz. Peygamber vefat ettiğinde rivayetlere göre bıraktığı mal bir iğne, bir ibrik, bir de çuldur. Peygamber fakir mi yaşadı da bir şey bırakmadı? Asla! Onun fakir olduğunu kimse iddia edemez. Onun geliri vardı ancak o sürekli infak eder, ihtiyaçtan fazlasını dağıtırdı. Onun sünnetinde mal biriktirmek yoktur. Kur’an da bu konuya dikkat çeker: “Altını, gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları elemli bir azapla müjdele.” (Tevbe, 34)

Amacım “Müslüman sol” saçmalığına prim vermek ve servet düşmanlığı yapmak değil. Amacım, ihtiyaçtan fazlasını infak etme sünnetine sahip bir dinin müntesipleri olarak ihtiyaç çıtasını ne kadar yukarılara çektiğimize, bunun bir sonunun olmadığına ve bu ilânihayeleşen ihtiyaçlardan fakirin hakkına sıra gelmediğine, kısaca ümmetin içine düştüğü bu acı duruma dikkat çekmek. Elbette herkes helal yolla zenginleşir. Zekâtı verilen malın “kenz” sayılmadığı müfessirlerce dile getirilmiştir. Bu hususta her türlü serveti “kenz”den sayan ve yasaklayan tek sahabe Ebu Zerr’dir. Tüm bunlara rağmen biriktirilen malın Allah yolunda harcanması gerektiği vurgusu gözden kaçırılmamalıdır. İnsanı kurtaracak amel budur.

İmtihan ve Sömürü

Ekonomik düzey farkları bir yere kadar normaldir. Tarihin her döneminde zenginler ve fakirler olagelmiştir. (Bir de Özal döneminde terminolojimize giren ‘orta direk’ diye bir sınıf var ki bu memur, işçi gibi sabit gelirlileri ifade eder.) Ancak fakirlik, ne az çalışmakla ne de kaderle açıklanabilir. Öncelikle bir imtihandır. “Şüphesiz Rabbin, dilediğine rızkı bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Çünkü O, gerçekten kullarından haberdardır ve onları görmektedir.” (İsra,30)Ancak fakirliğin imtihan olması, faturanın (hâşâ) Allah’a kesilmesine gerekçe olamaz.

Fakirlik kadim bir olgudur. Hem o dönemlerde hem de modern çağda sömürüyle irtibatlıdır. Zenginleşmenin çokça arttığı ve yaygınlaştığı modern çağda bir yandan küresel sömürünün bir yandan da yerel sömürünün fakire ait olanı gaspıyla kitleselleşmiş ve içinden çıkılamayacak kadar derinleşmiştir. Kısaca söyleyecek olursak fakirlik, zenginin fakirin hakkını vermemesinin bir neticesidir. İmtihan da bu noktada daha çok zenginin imtihanıdır.

“Allah kiminize kiminizden daha bol rızık verdi. Bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere verip de bu hususta kendilerini onlara eşit kılmazlar. Durum böyle iken Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” (Nahl, 71)

“O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya hâkim kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır.” (Enam, 165)

İslam’ın sosyal adalete yönelik vurguları, Hz. Peygamber’in (s) bu husustaki sahih sünneti ve o muhteşem muhacir-ensar dayanışması bizlere nasıl bir sorumluluk yüklendiğini ortaya koymaktadır.

Ekmek ve Tatil

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde yaşayan ve işsiz olan Hacı Oruç iftarda çocuklarına yiyecek bir şeyler bulamamanın üzüntüsü ve utancıyla intihar etti. Aslında fakirlik bir ömür yakasını bırakmamıştı ve bu intihar tüm bu birikimin yarattığı ruh halinin bir sonucuydu. Anlaşılan artık canına tak etmişti. Hacı Oruç’un onuru yardım istemesini engelliyordu. Kaldı ki fakirliği ve açlığı bilinmez miydi ki istesin? Müminlerin ferasetine güveniyordu belli ki. Onurluydu. Gururuna yediremiyordu. Ve sonuçta ne olursa olsun yoksulluk onu ölüme sürükledi.

Geride dört yetim bıraktı. Bir de (hâlâ yoksul ve) acılı bir eş. Şimdi eminim ki bütün Silvan halkı utanç içindedir. Eminim ki bütün Diyarbakır da öyledir. Bütün Türkiye de utanmıştır insanlığından. Buna da eminim. Bir ailenin karnını doyuramayan yüz binlerden biri olmak… Trajedi ailenin yaşadığından çok bu olsa gerek. Elbette “Tüm bunların gerçek müsebbibi küresel kapitalist sistemdir!” deriz ve sıyrılabiliriz işin içinden. Ama gerçeğin bu parçası ne bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırıyor ne de ümmetin içine düştüğü bu trajediyi örtüyor.

Hacı Oruç, bir paket Marlboro sigara veya iftar sofralarına konmazsa neredeyse orucun kabul olmayacağına inanılan bir şişe kolanın parası cebinde olsa bugün yaşıyor olacaktı. Bunlar en küçük israflarımız. Daha büyükleri o aileyi ve milyonlarcasını fakirlikten kurtarabilecek kadar büyük yekûnlar tutuyor.

Hacı Oruç, çocuklarının karnını doyuramadığı için intihar etti. Birçoğumuzun tatil harcaması onların bir yıllık iaşesi oysa.

Kiminin tatil parası kiminin hayatta kalma dayanağıdır kısaca. Haline şükretmeyen ve daha fazla dünyanın nimetlerinden faydalanma konusunda yarışanların bütün gerekçelerini yerle bir ediyor Hacı Oruç. Çocuklarını tıka basa doyması ve tabağındakileri bitirmesi için (sözde israf etmeme adına) Afrikalı aç çocukların dramını örnek gösterenlerimizin önünde pek yakın ve yakîn bir örnektir Hacı Oruç ve ailesi; elbette çocuklarını obezleştirmek için değil şükrü ve paylaşımı öğretmek için. Çünkü şükür ancak paylaşmakla olur.

Daha lüks ve pahalı evlerde oturmak, daha lüks ve pahalı arabalara binmek, daha fazla ve daha fazla ve daha fazla zenginleşmek için para biriktirenler aslında Oruç ailesinin ve daha nicelerinin yaşamını çaldıklarını bilmeliler. O çocukların ağızlarındaki lokmayı çaldıklarını, o babanın hayatını çaldıklarını, o annenin tek dayanağını çaldıklarını… Bunun adına ister hırs deyin ister hırsızlık ama ortada berbat bir durumun olduğu açık. Belki Hacı Oruç’u bu olay olmadan önce tanıma imkânımız olmayabilirdi, ya çevremizdeki diğer Hacı Oruçlar? Onları niçin tanımıyoruz? Niçinini söyleyeyim, çünkü burjuva semtlerindeki korunaklı sitelerde oturarak Bağlar’ın, Ben u Sen’in, Şehitlik’in dramını göremeyiz; şayet gözlerimiz paylaşmak için muhtaçlar aramıyorsa.

Şimdi bu olay duyulduktan sonra muhtemelen vicdanlar harekete geçecek ve aileye yardım yağacak. Ama bu geç kalmış duyarlılık Hacı Oruç’u geri getirmeyecek.

Artık ne desek nafile. Ateş sadece düştüğü yeri yakmıyor bu kez; eğer böyle devam edersek hepimizi kuşatıp helak edecek. Yazıyı, biraz ibret alarak kendimize çekin düzen vermemize vesile olur umuduyla Islah Haber sitesinde konuyla ilgili haberde yer alan şu satırlarla sonlandırmak istiyorum:

Eşinin 3 gün önce iftar saatinde eve geldiğini ağlayarak anlatan Oruç şöyle dedi:

“Yemek yapacak hiç bir şey yoktu evde. Aç aç bekliyorduk. Eşim ne yemek yaptığımı sordu. Ben de ‘yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok’ dedim. Bunun üzerine çocuklara sarılıp bir süre ağladı. Çok üzüldüğünü anlamıştım. Sonra da arka odaya geçti. Ben de fazla üzmemek için yanına gitmedim. Ama odadan ses gelmeyince merak edip gidip baktım. Eşim kendini iple tavana asmıştı.”

 

 

 

Kaynak: Haksöz Dergisi 234. sayı / Ağustos 2010

You may also like...

Bir Cevap Yazın