Faiz ve Riba Aynı Şey midir?

Kuran’da ALLAH kullarına, “Riba” dediği bir şeye bulaşmamalarını buyurmuş, bu kavramın kötü bir şey olduğunu söylemiştir. Peki “Riba” nedir? ALLAH bu kavram ile neyi kastediyor?

“Riba” kelimesini, yazarlar “Faiz” olarak çevirmekte ve bu sebeple faizin haram olduğu sonucu çıkarılmaktadır. Benim sorgulamak istediğim nokta şu; ALLAH bir şeye “Riba” dediğinde bu faiz miydi, yoksa başka bir şey miydi? O dönem, kurumsallaşmış kredi şirketleri veya bankalar mı vardı da, biz ALLAH’ın “Riba” ile kastettiğinin “Faiz” olduğunu çıkaracağız? ALLAH’ın “Riba” dediği şey “Mevduat faizi” olabilir mi, yoksa bugün ki faizden daha farklı bir şey mi?

Hiç şüphesiz, bu ayetlerin indiği dönemde bankalar yoktu. Bu bankaların halkı mağdur etmemesi için yapılan bir Bankacılık Kanunu veya kurulan bir BDDK yoktu. O dönem, sizin faiz olarak düşünebileceğiniz tek bir şey vardı, o da; “Tefecilik” idi. Bence ALLAH, riba ile, yüzyıllar sonra kurulacak olan bankaların mevduat faizini değil, işte bu tefeciliği söylemişti. Bunun farkında olan Edip Yüksel gibi bazı yazarlarda, Kuran meallerinde ribayı, faiz olarak değil, tefecilik olarak çevirmektedir.

Kuran, insanlara yardımlaşmayı, sadakayı, infakı, zekatı emretmiştir. Ancak geçmiş çağlarda, bunlardan ve iyilikten habersiz olan insanlar, düşenin, muhtacın acizliğini sömürmüş ve toplumlarda bir meslek olarak tefeciler türemiştir. İhtiyaç sahiplerinin içinde bulunduğu zor durumu fırsat bilen tefeciler, onlara çok yüksek faizli borçlar vermiştir. İşte Kuran’a göre, insanların zor durumlarından çıkar sağlayıp, onları sömürmek yanlıştır. Müslüman’a yakışan ise düşmüşe, muhtaca yardım etmektir.

Tartışılması gereken nokta şudur; tefecilerin faiziyle, bankanın faizi aynı şekil, işlev ve sonuçlara mı sahiptir?

Bizim Kuran’dan anladığımız ALLAH’ın tefeciliği haram kıldığıdır. Buradan yola çıkarak, banka faizlerine de haramdır diyebilmek için, banka faizlerinin tefecilik boyutuna varması gerekir.

İşleri iyi olan, ancak her tüccarın başına gelebilecek olan nakit ihtiyacına düşen bir iş adamını ele alalım. Bu iş adamı, çeklerinin dönmemesi, kara listelere girmemek, piyasadaki güvenilirliğinin kaybolmaması için bir şekilde bu nakit ihtiyacını karşılamalıdır. Önce çevresindekilerden borç istediğini varsayalım. Çevresindekiler gerçek Müslüman ise, o şahsa yardım etmelidirler. Ancak yine de yetmedi diyelim ve bu iş adamının ihtiyacı olan parayı tedarik edemediğini kabul edelim. Şimdi bu adamın iki seçeneği var. İlki bankaya gitmek, ikincisi tefeciye gitmektir. Hangisine gitmesini tavsiye edersiniz? Şu şekilde verilen bir cevap mantıklı mı; “Ne fark eder kardeşim ikisi de faiz veriyor, ikisi de haram”? Gerçekten farkı yok mu? Bu şahıs bankaya giderse ve diyelim ki 100 liralık, 5 yıllık kredi çekerse, 60 ay boyunca her ay rahat rahat borcunu öder, bu uzun süre içerisinde nakit ihtiyacını çözerse, istediği zaman borcunu ödeyebilir ve en nihayetinde bu uzun zaman diliminde ödeyeceği faizin toplamı, aldığı anaparanın yarısından biraz fazla olur. Bu iş adamı geçici krizini halleder ve işyerini kapatmaz, işçilerini sokağa atmaz.

Bir de bu şahsı tefeciye gönderelim. Tefeci 3 ay süre verir, 3 ay sonra 100 lirayı 150 lira olarak alacağını söyler. 3 ay sonra ödeyemezse, tefeci belki bir 3 ay daha süre vererek borcu 2 katına çıkarır. En nihayetinde, eli silahlı adamlarıyla borcu bilmem kaç katına çıkartır ve o iş adamının varını yoğunu alır. Hem ailesi telef olur, hem işçileri işsiz kalır.

Sonuç olarak faiz alan tarafından, banka ile tefecilerin aynı olduğunu söylemek mantıksız olur. Bu şekilden dolayı “Riba” banka faizine indirgenemez. İndirgenebilmesi için, bankanın tefeci boyutuna varması lazım. Örneğin, bir devalüasyon sonucu şahsın borcu birkaç kat artmış ise, o zaman burada riba vardır diyebiliriz. Veya şahıs bir süre borcunu düzenli öderken, bir ay geciktirdi diye, tüm borçlarını muaccel hale getirir ve icra takibine başlarsanız, o zaman burada riba vardır diyebiliriz. Veya en ufak bir temerrütte banka şahsın ipoteğine el koyup, değerinden aşağı fiyata satıp, borcu kapatırsa, o zaman burada riba vardır diyebiliriz. Yani demek istediğim, genelleme yapamayız. Olaya ve şahıslara göre yorum yapmak zorundayız.

Faiz alan açısından tefecilik ile banka arasında fark olduğu çok açıktır. Biz bir de faiz veren açısından bakalım.

Gerçek Müslüman, ihtiyacından fazla parası varsa, hiç çekinmeden bunu ihtiyaç sahiplerine dağıtabilendir. Eğer bir kişinin ihtiyacından fazla parası varsa ve o kişi muhtaç durumda olan birinin yardım talebine karşılık vermiyorsa, hiç tartışmasız bu kişi İslam ile bağdaşmayan bir harekette bulunmuştur. Dolayısıyla, parasını faize yatırmış, yatırmamış önemli değildir. Öncelikli ve asıl suç paylaşmamaktır.

Birikmiş bir miktar parası olan ve bunu kendisi veya ailesinin bazı ihtiyaçları için saklayan bir adam düşünelim. Bu adamdan kimse yardım talep etmemişse, bu adamında ailesiyle yaşamında henüz karşılaması gereken ihtiyaçları varsa, bu adamdan bu birikmişini bağışlamasını kimse bekleyemez. İşte biz böyle bir adam ele alalım. Bu adam, birikmişini bankaya yatırmış olsun. Parasını üç aylık vadeli mevduat faizine yatırsın ve üç aylık enflasyon oranı da yüzde 2,5 olsun. Bu adamın alacağı faiz, en fazla yüzde 3’tür. Yani bu adam binde 5 para kazanmıştır. Üç ayda binde beş faize haramdır demek çok iddialı bir cümledir ve benim aklıma İncil’deki şu sözü getirir:

MATTA 23: 24. “Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız!”

Aynı şahıs birikmişini tefecilikte kullansa idi, üç ayda tahminen yüzde elli faiz koyardı ve enflasyonu çıkardığımızda üç ayda yüzde 47,5 faiz kazanmış olurdu. Faiz veren açısından da tefecilik ile banka arasında büyük fark vardır ve bu sebeple ribayı banka faizine indirgemek doğru değildir. İndirgenebilmesi için yine tekrar etmek gerekir ki, faiz veren açısından da bankanın tefeci boyutuna varması gerekir. Örneğin; kişi spekülasyon, arbitraj denen durumlar ile hiç emek harcamadan parasını katlıyorsa, döviz ile, altın ile, devalüasyon ile parasını katlıyorsa, borsada parasını katlıyorsa ve bilinmelidir ki, böyle durumlarda birinin kazancı, birinin kaybı olmaktadır, işte o zaman burada ribayı bu işlemlere indirgeyebiliriz. Tekrar edersek, demek istediğim, genelleme yapamayız. Olaya ve şahıslara göre yorum yapmak zorundayız.

Şöyle bir örnek verelim, ihtiyacından fazla parası olmayan bir adam para biriktirmiş ve repoya yatırmış olsun. İhtiyacı olan bir adam da kendisine gelip yardım istediğinde, bu adam “Param şuan repoda onu bozmayayım, süresi bitince vereyim” derse, buradaki suçu faiz yemek değil, yardımlaşmamaktır. Dolayısıyla riba ile ilgili ayetlere değil, parayı yardımlaşmaktan daha çok sevenler ile ilgili söylenen ayetlere bakmak gerekir.

Sonuç olarak bence, Kuran’da haram kılınan banka faizi değil, tefeciliktir. Bankadaki işlemler tefecilik boyutuna ulaşmıyorsa, haramdır dememiz doğru değildir. Olayın şekline, şahısların durumuna göre ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Şimdi ribanın Kuran’da nasıl bahsedildiğine bakalım:

BAKARA 275. “Faiz yiyenler, şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların “Alım-satım tıpkı faiz gibidir” demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alım-satımı helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah’a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar.

276. Allah faizi tüketir (bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.”

“Alım-satım tıpkı faiz gibidir” sözü üzerinde durulmalıdır. Bunu bazı yazarlar kar-faiz farkı olarak görmüşler ve bu sebeple “Kar helal, faiz haramdır” demişlerdir. Ancak tefecilik incelendiğinde, yıllarca tefeciliğin bir meslek olarak yapıldığı görülecektir. Tefeciler, kendilerine yapılan eleştirilere karşı tarih boyunca, “Bu da bir meslektir, ticaretten bir farkı yoktur” şeklinde cevap vermişlerdir. Dolayısıyla bizim yorumumuza göre, “Alım-satım tıpkı faiz gibidir” sözü ile ticaretin helal, tefeciliğin haram olduğu söylenmek istenmiştir. Yani tefecilik, bir meslek olarak görülemez.

“Kar helal, faiz haram” yorumu her olayda karşımıza mantıklı bir şekilde çıkmayabilir. Örneğin; faiz ile iş büyütüp, istihdam yaratıp, vergisini veren, ülkesinin ekonomisinin gelişmesine katkıda bulunan bir girişimciye faiz haram diye cehennemlik diyeceğiz, tekelleşip malını çok yüksek kar ile satan iş adamına kar helal diye cennetlik diyeceğiz. Bu yüzden buradaki “Alım-satım tıpkı faiz gibidir” sözüne, kar-faiz olarak değil, tüccarlık-tefecilik olarak bakmanın doğru olacağı kanaatindeyim.

İkinci ayette, insanlara yardımlaşma tavsiye edilmektedir. Tefecilikle kazanılan paranın bereketsiz olacağını, ancak fazla parasını tefecilikte değil, yardımlaşmaya harcayanların malının, mülkünün bereketleneceğini anlıyoruz. Rum 39 ayeti de aynı bilgiyi vermektedir.

BAKARA 278. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin.

279. Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”

Birinci ayette söylenen mevcut faiz alacakları ile, günümüzdeki binde iki-üçlük mevduat faiz alacağı mı, yoksa o dönem tefecilerin yüksek faiz alacakları mı kastediliyor?

İkinci ayette söylenen vazgeçerseniz sermayeniz sizindir ile, garibanın bankadaki üç kuruşluk parası mı, yoksa tefecinin yüklü sermayesi mi kastediliyor?

NİSA 161. “Menedildikleri halde faizi almalarından ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemelerinden dolayı içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.”

Burada haksızlık ile insanların mallarını yiyen, bankaya üç kuruş para yatıranlar mı, yoksa muhtacın acizliğini sömüren tefeciler mi?

İMRAN 130. “Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.”

İşte bu ayet, Kuran’da bahsedilenin tefecilik olduğunun kanıtıdır. ALLAH bankadaki binde iki-üçlük faizi değil, insanları sömüren tefecilerin kat kat arttırılmış faizini yasaklamıştır.

Bunlardan başka da, riba ile ilgili ayet yoktur. Kuran, tefeciliği yasaklamıştır. Zaten Kuran’da yazmamış olsaydı da, tefeciliğin yanlış bir şey olduğu bellidir. Bizim Türk Ceza Kanunumuzda da tefecilik suç olarak düzenlenmiştir. Bizim dikkat etmemiz gereken, banka ve benzeri yerlerdeki işlemlerimizin şeklinin, işlevinin ve sonucunun tefecilik boyutuna varmamasıdır. Bunun için de, yetkili organlarca gerek kanun ile gerek BDDK benzeri kurumlar ile gerekli önlemler alınmalıdır, alınmaktadır.

Görkem Yüzgeç

Aşağıdaki paragraflar da Hamza Sarı’nın yazılarından derlenmiştir:

Bankaların bugün uyguladığı kredi ve faiz oranları,islamın yasakladığ RİBA ile doğrudan ilgili değildir.Bu neden peşin hükümle faiz haramdır diyemeyiz.Faiz sakıncalı olabilir ama asla islamın yasakladığı Riba değildir.

İslamın yasakladığ RİBA ise kelimenin tam karşılığı olarak TEFECİLİKtir.Yani islam Tefeciliği kesin haram kılmıştır.

Banka faizlerinde,ya da kredi işlemlerinde alan da-veren de eşit olmasa da kar ve zararda ortak riskler taşır.

Bankaya para yatıran,bankadan bir miktar kar olarak faiz alırken,banka belki bu paradan daha çok kazanmış olabilir. Bankadan kredi alırken de durum böyledir.Kredi alan da, kredi veren bankada para kazanır.Kredi alan ev alır ev sahibi olur,banka da bundan para kazanır.Bir ticareti için kredi alan bu ticaretinden para kazanırken,banka da elbette bundan para kazanır.

Kazanmayan sadece borcunu zamanında ödemeyen ya da ödememek için sahtekarlıklara baş vuranlardır. Bu durumlarda da elbette banka parasını geri alabilmek için bazı yaptırımlar yapar. Hatta bunları da yazılı anlaşmalarla sağlama bağlar.Bu da gayet normaldir. Zira bankalar bir hayır kurumu değildir.

İslamda olan Karz-ı Hasen bir devlet kuruluşu olsa da kar amacı gütmez. Hizmete yöneliktir. Bu kuruma devletten ve zengin vatandaştan katkılar vardır. Çarkın dönmesi için de mutlaka ödünçlerin geri dönmesi şartı vardır. Geri borcunu ödemeyenlere de elbette bir yaptırım vardı.

İslam karşılıklı anlaşmalarla yapılan ticarete kötü demez. Yeter ki şartlar taraflarca eşit olmasa da eşite yakın olsun. Zalimlikler ortaya çıkmasın.
Bankacılık sistemi her ne kadar tekelleşme olsada yine de devletlerin kontrol etme payları da vardır. Merkez bankaları bir merkezden idare edilse de kendi iç meselelerinde de katkıları vardır. Mesela ülkelerin kendi faiz oranlarını ayarlayan yerli merkez bankalarıdır.

Tefecilikte yasallık olmazken, bankacılıkta yasalar yürürlüktedir.

Bir kere enflasyon oranında alınan fazlalık, gerçek faiz değildir. Hiç kimse bu yıl 80 lira koyup bir yıl sonra 70 lira almak istemez. Bunun mantığı da olamaz. Ayrıca Kur’ân’ın yasakladığı faiz, ihtiyaç içinde bulunan yoksul insana verilen ödünç paradan alınan reel, hattâ kat kat faizdir. Kur’ân’ın indiği dönemde banka sistemi yok, fukarayı sömüren tefecilik sistemi vardı. Kur’ân tefeciliği yasaklamıştır. Çünkü tefecilik, geniş halk kütlelerini sömürmektir. Ama bugün bankacılık, modern ekonominin gereklerindendir. Burada karşılıklı para kazanma var. Bankaya parasını yatıran, bir süre sonra bir miktar gelir sağlar, banka da onu kredi olarak verip gelir sağlar. Karşılıklı kazancın olduğu yerde zarara uğrayan olmadığına göre Kur’ân niçin bunu yasaklasın?

Fakat şu durumları da bilmek,gözardı etmemek  gerek:

1. “Bankada biriktirdiğiniz paranın faizi, gelir payı sayılır”.
2- Bankayı kuranlar zengin insanlardır. Onlar sizin paranızdan kazanç sağlarken siz eğer herhangi bir fazlalık almazsanız, şu enflasyon karşısında paranızın aslı da küçülür, eriyip gider
“3- “Günün ekonomik şartlarını düşünmeden hemen haram damgasını yapıştırmak İslam’ın ruhuna ayıkırıdır. Bu nedenle paranın değer kaybını korumak da önem taşımaktadır.”

Alışveriş ve ödünç işlemlerinde ortaya çıkan iki taraftan birisini mutlaka zarara sokan ,karşılığı bulunmadığı halde ,eşitsiz paylaşımın yapıldığı, gerçekleşmiş veya gerçekleşmesi muhtemel olan fazlalık / değer artırımıdır.

Faiz, koşulsuz  ve kaçınılmaz bir eşitsizlik, haksızlık, zulüm ve dengesizlik olduğunda RİBA olarak kabul edilir.  Yani bir taraf kazancını aşırı şişirirken, diğer taraf da aşırı fakirleşerek zulme uğrarsa RİBA olur.Tefecilikte  olduğu gibi.. Ödenecek olan fazla miktarın karşılığı olmadığı için eşitsiz bir paylaşım oluşturmaktadır. Fakat bankaların uygulaması böyle değildir. Her iki taraf da kar veya zarar edebilirler. Faiz oranları ile sınırlanan nakdi sermaye zaman zaman sağlayacağı yüksek gelir ile sermaye sahibinin hak ettiği payı almamasını da sağlar.Veya tersi de olabilir.

Buraya dikkatinizi çekerim:

Faizin, haram olduğunu iddia etmeden önce faizin ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu anlamamız lazım. Faiz paranın ” arz ve talebi”dir. Nasıl ki piyasada satılan ve satın alınan  tüm ürün ve hizmetlerin fiyatları nasıl sadece satıcılar tarafından belirlenemiyor  da  arz– talep sonucunda oluşuyorsa faizin fiyatı da aynı şekilde oluşur . Nasıl bir berber saçı bedava kesemiyor, bir manav meyve ve sebzeleri bedavaya veremiyor, bir doktor bedavaya hasta bakamıyorsa borç para verenler de bedavaya borç veremezler. Halk, bankalara mevduat şeklinde veya devletin Hazine bonolarını satın alarak devlete borç verdiğinde halk kullanımını ertelediği para için bir bedel talep eder. Aynı şekilde bankalar da halka, şirketlere,devlete, diğer bankalara  kredi  (borç para) verdiklerinde kullanımını erteledikleri bu para için bir bedel talep ederler, bedavaya veremezler. Bu bedel paranın fiyatı olan faizdir. ( İslamdaki riba değildir)

Faizi tek başlarına bankalar belirleyemezler, bu borç verenlerle borç alanların para arz ve talebi sonucunda belirlenir. Kaldı ki bankalar sadece borç vermez borç para da alırlar ve sonuçta faiz giderleri de oluşur. Halktan topladıkları mevduat buna bir örnektir.

Tıpkı bir berberin saç kesimini bir manavın meyve sebzeyi geçimini sağlayabilecek bir kar marjı ile yapması gerektiği gibi, halkın, sanayi, tarım ve ticaretin ihtiyacı olan parayı pazarlayan bankaların da faaliyetlerini sürdürebilmeleri için bu hizmetleri karşılığında kar etmeleri gerekir. Haram işlemeyeceğiz diye parayı bedavaya veremezler. Faiz oranının enflasyon oranının üstünde olması gerekir. Aksi takdirde gerçek bir kazanç elde edemezler. Çok basit bir örnek olarak bir arkadaşımıza bir yıllığına 1000 ( bin ) TL borç verdiğimizi farz edelim. Ona bu parayı borç verdiğimiz için biz bir yıl boyunca bu parayı kullanmaktan mahrum kalırız, bazı masraflarımızı kısmak zorunda kalırız. Bu erteleme için bir telafi ( faiz ) talep etmemiz haram değil hakkımızdır. Bir yıl sonra arkadaşımız borcunu herhangi bir faiz ödemeden bin TL olarak bize geri öderse kazıklanmış oluruz. Çünkü bir yıl sonra geri aldığımız bin TL’nin değeri bir yıl önce borç verdiğimiz binTL’den çok daha düşüktür. Enflasyon paranın değerini düşürmüştür, bin TL ile bugün çarşı pazara çıktığımızda satın alabileceğimiz ürün miktarı bir yıl öncekine göre daha azdır. Aradaki bu farkı faiz olarak talep etmemiz haram değil hakkımızdır, yoksa zarar görürüz.

Para pazarlamayı arkadaşına borç vermek gibi değil meslek olarak yapanların sadece enflasyonu karşılayan değil enflasyon oranının üzerinde kar getirecek bir faiz oranı talep etmeye hakları vardır. Aksi takdirde bu mesleği ve hizmeti yapmalarının bir anlamı kalmaz.

Diyanet İşleri Başkanlığı, faizsiz finans kurumları tarafından yapılan işlemlerde, basit bir kuralın ihmal edilmesinin yapılan işlemi faize soktuğuna dikkat çekti. Vatandaştan sık sık ”Finans kurumlarından ev veya araba kredisi çekmek faiz midir” şeklinde gelen sorulara açıklık getiren Din İşleri Yüksek Kurulu Soru Cevaplandırma Platformu, faizli konut veya araba kredisi almanın caiz olmadığının altını çizdi. Verilen fetvada, ”bir malı peşin olarak satın alma imkanı bulunmayan bir kimsenin bir kişi ya da şirketten (Örneğin bir finans kurumuna) giderek, o malı peşin olarak satın alıp, sonra da taksitle kendisine satmasını istemesinde, teklif alan kişi veya şirketin de söz konusu malı peşin olarak satın alıp üzerine kar payı da eklemek suretiyle o kimseye vadeli olarak satmasında dinen bir sakınca yoktur.” açıklamasına yer verdi.  (NOT: Ne kadar mantıksız ve mesnetsiz bir cevap değil mi? Kulağı tersten göstermek gibi birşey  Sonuçta üzerine kar ilavesi yapmıyor mu?Ne farkı var vade farkı koymakla bunun arasında HİÇ )

Alınan kredinin faize girmemesi için bir takım işlemlere dikkat edilmesi gerektiğini, aksi takdirde faizli alışverişten hiçbir farkı kalmayacağına dikkat çeken Diyanet, faize girilmemesi için şu yolun takip edilmesi gerekiyor: ”Malın satışının ilk önce katılım bankasına gerçekleşmesi, sonra da katılım bankasının bu malı müşteriye satmasıdır. Bu ticarette ev veya araba satan firmanın muhatabı katılım bankası, katılım bankasının muhatabı da müşteri olmalıdır. Buna göre; ev veya araba firması faturayı katılım bankasına kesmeli, daha sonra yapılacak bir alış verişle de ev veya araba müşteriye satılmalıdır. (NOT : Zaten bankalar verdikleri krediler, yani paralar karşılığında evi ,ya da arabayı ipotek altına almıyor mu ? Alıyor. Dolayısıyla kredi çeken  borcunu  tamamen ödemediği takdirde o mal üzerindeki ipotek kalkmıyor. Yani ipotekli malı bir başkasına satmak için mutlaka borcunun ödenmesi gerekiyor. Burada Diyanet güya fetva verdiğini sanıyor. Yazıklar olsun.) Aksi taktirde faizli işlem yapılmış olur.”

Eski diyanet işleri başkanı Prof Süleyman Ateş’in bu konudaki görüşü ise:

Kur’ân açısından ele alınırsa faizin yasaklanmasındaki hikmet açıkça an­laşılır. Asıl sebep yoksulu ezmeyi, sömürmeyi önlemektir. Yasaklanan faiz, kat kat faiz­dir ki buna Tefe deriz. Tefecilik haramdır. Yani adam hiç çalışmadan, çaba harcamadan parasını kısa vadelerle faize verip iki üç ay içinde parasını katlama gayretinde olur. Ödünç verdiği yoksul, üç beş ay sonra hiçbir kâr elde edemez, daha da yoksul hale düşer. Yani bu işlemde bir taraf soyar, öbür taraf soyulur.

Ama karşılıklı yararın söz konusu olduğu durumlarda alınan fazlalığın haram riba olduğu kanısında değilim. Zaten enflasyon oranındaki fazlalığın riba olmadığını 1977 yılında verdiğim tebliğde belirtmiştim. Aksi takdirde ödünç veren kimse zarara uğrar. Oysa hadiste “İslam’da zarar verme ve zarar görme yoktur” buyurulmaktadır.

Bugün araba kredisi, konut kredisi işlemlerinde alınan banka faizlerinin Kur’ân’da yasaklanan riba kategorisine girdiği kanısında değilim. Zira burada karşılıklı yarar söz konusudur. Bir memur maaşıyla 200-350 bin liralık daire alamaz. Ama bankadan sağladığı kredi ile evini alır, enflasyonun biraz üstünde bir fazlalıkla aldığını taksit taksit öder. Başka türlü bu adamın ev sahibi olması mümkün değildir.

Beri taraftan bir kurum olan banka da memurlar çalıştırmaktadır. Elbette onun da verdiği kredilerden faiz alması gerekir ki kurum devam edebilsin. Olayda hem alıcı, hem de verici karşılıklı yarar sağlamaktadır. Ben bu işlemin İslâm’da yasaklandığı kanaatinde değilim. Çünkü öyle olsa mali sistem, ekonomi duraklar. Hiçbir iş yapılamaz.

İslâm’da mudârabe şirketi denilen kurum da aslında karşılıklı yarara dayalıdır. Birinin parası vardır, çalıştırma imkânı yoktur, öbürünün çalışma gücü var ama parası yoktur. Bu ikisi güçlerini (para artı güç) birleştirince iş yapılır, üretim olur.      Hadislere gelince birbirini tutmaz dünya kadar söz Hz. Peygamber’e yakıştırılmıştır.

Asıl din Kur’ân’ın İslâmıdır. Bir uygulamada ki kamunun yararı vardır, örf dediğimiz teamül bunu benimsemiştir, artık onu haram saymak yanlıştır. Ama bir uygulama ki kamu zararınadır. Üretime katkı sağlamamakta, sadece bir iki kişinin şişmesine hizmet etmektedir. İşte o işlem yanlıştır, haramdır. Sözümüzü yine ünlü hadisle bitirelim: “La darara vala dırâre fil-İslâm: İslam’da zarar verme de yok, zarar görme de yoktur!”

You may also like...

1 Response

  1. 26 Şubat 2018

    […] Benzer Yazı: Faiz ve Riba Aynı Şey Midir? […]

Bir Cevap Yazın