AHİR ZAMAN İLMİHALİ

Türkiye’nin saygın ilahiyat akademisyenlerinden değerli hocam Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Âhir zaman ilmihâli” adlı son çıkan eseri, adından da anlaşılacağı gibi “Yaşayan ilmihâl” olma iddiasıyla kaleme alınmış…

Sizlere, bu makalede, yaz boyunca okuyabileceğiniz bu güzel eseri tanıtmak istiyorum.

Eser, İslam’a yönelik temel bakış açısı, konuları ile alış biçimi, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan perspektifi ve en temel iddiası olan “âhir zamanın” yani son zamanların/yaşadığımız çağın meseleleri üzerinde yoğunlaşmasıyla “inşa” çağı ilmihali olma özelliğine sahip.

Nitekim Kırbaşoğlu, eserine, “İslam’ın geleceği, geleceğin İslam’ının inşasına, bu da, inşayı gerçekleştirecek yeni nesil Müslümanlığının mimarlarına bağlıdır” diyerek ve çocukları Seha Enis, Ayşe Nevra ve Zeyhep Berra’nın şahsında“Asım’ın Nesli’ne” ithaf ile başlamış…

“Âhir zaman ilmihâli”, bir “Giriş” ve sonrasında “Metafizik değerler”,“Ahlakî değerler”, “Ahlak esasları”, “İbadetler” ve “Sosyal hayat” olmak üzere toplam altı ana bölümden oluşuyor. Kitabın sonun da bir de “Seçme hadisler” ve “Hz. Peygamber’in dilinden dualar” eklenmiş…

***

Kitap daha “Giriş” bölümünde “İslam’a ve dine baktığınız yeri değiştirin”mesajı vererek başlıyor:

“Aynı zamanda İslam, gerçek dünyada var olan bir hadisenin, hukuk, şehirler, devletler ve medeniyetler yaratan bir hareketin adıdır…” (s.19).

“Din bir uyanıştır… Din, insanoğlunun da içerisinde yer aldığı bir var oluşun, evrenin, hayatın, insan için ne anlama geldiğine dair ilahî bir cevaptır… Din, bizatihi insanın nereden gelip nereye gittiği sorusunun cevabıdır…” (s. 21).

“Din yeryüzünde ezilenlerin çığlıdır… Din, gerçek şartlara gerçek bir protestodur… Din yeryüzünde her tür kötülüğe, haksızlığa ve zulme karşı bir isyan ahlakıdır…  Din, egemenlerin sahte tarihine karşı, tarihi düzeltme davasıdır… Din, varlığa etik bir yaklaşımdır… Din kapsamlı bir dünya görüşüdür…” (s. 22).

“Din, Muhammed İkbal’in dediği gibi  ‘salt fikirden ziyade amel/eylem’, Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi ‘bir düşünüş biçiminden ziyade yaşayış’, Hasan Hanefi’nin dediği gibi ‘pasif akideden devrimci imana” geçiş, İsmail Raci Faruki’nin dediği gibi de ‘dünyayı cennete dönüştürme’ projesinin adıdır…” (s. 22).

Görüldüğü gibi daha giriş bölümünde, eserin, “İslam’ın yenilikçi damarı”ndan beslendiğini, güçlü bir şekilde yeniden ifadelendirerek onların çağdaş ilmihâlini çıkarma eğiliminde olduğunu anlıyoruz.

***

Metafizik değerler bölümü “tevhid” ile başlıyor. “Kelime-i şehadet”in anlamı anlatıldıktan sonra “İslam’ın ve imanın şartları” diye bilinen formülasyonun yanlışlığı üzerinde duruluyor. Klasik ilmihallerde sıkça görülen “32 Farz”, “54 farz”gibi listelerin zamanın ihtiyacına cevap vermekten uzak olduğu söyleniyor.

“Tevhid’in yansımaları ve boyutları”adlı başlık altında genişçe bir bölümde tevhid meselesi enine boyuna ele alınıyor. İsmail Raci Faruki’nin eserinden yola çıkarak hazırlandığı anlaşılan bu bölüm yenilikçi düşünürlerin tesbitleriyle de destekleniyor.

Tevhid meselesi, dünya görüşü, metafizik, ahlak, dünya düzeni, siyaset, ümmet, toplumsal düzen, hukuk, tarih, bilgi, estetik, aile, ekonomi, eşitlik, özgürlük ve eğitim gibi çeşitli açılardan ele alınıp işleniyor.

Birkaç örnek…

“Bir dünya görüşü olarak tevhid;  Kozmos ve hayatın mücerret bir fenomen değil; Allah’ı işaret eden açık bir mucize olmasıdır. Gazzalînin dediği gibi ‘Bütün mucizeler tabiî, bütün tabiat da mucizevîdir’…” (s. 56).

“Metafizik ilke olarak tevhid: Bilim için gerekli olan nedenselliğin iplerini gizli güçlerin elinden alıp Allah’a bağlamak demektir. Bu durumda bilim tanrının tabiattan tecridini değil; hayaletlerin, gizli güçlerin, kötü ruhların tabiattan tecridini gerektirir…” (s. 57).

“Ekonomi ilkesi olarak tevhid: M. İkbal’in ‘Siyasi hareket İslam ruhunun bir ifadesidir’ demesi gibi ‘Ekonomik hareket, İslam ruhunun bir ifadesidir’ tarzında bir sözü söyleyebilecek bir İslam düşünürüne kapılar ardına kadar açıktır… Madem ki imanın gereği olarak Allah’ın birliği   yanında ‘insanların birliği’ ve ‘tabiatın birliği’ sözkonusudur. O halde Tevhid’i göre Allah’ın insanoğlunun istifadesine sunduğu dünya nimetleri arasında yer alan  tabiatın/ekonomik imkanlarının da insanlar arasında olabildiğince adil bir şekilde dağılımını sağlamak gerektiği sonucuna varmak zor olmayacaktır…   Günümüzde gerek İslam dünyasının, gerek bütün insanlığın karşı karşıya bulunduğu ciddi problemler ve krizler, İslam’ın sosyal adaletçi, eşitlikçi, dayanışmacı yönlerinin esas alınmasını adeta zorunlu kılmaktadır…” (s. 91, 93, 100).

“Özgürlük ve eşitlik ilkesi olarak tevhid: ‘Lailahe illallah’ sadece metafizik bir ilke değil; insanın hayatına ve ruhuna tahakküm eden her türlü ruhbanlık sistemine, kabile ve aşiret reislerinin baskısına, kral, sultan ve padişahların  ya da modern despotların haksızlık ve zulümlerine, insanları köle ve koyun sürüsü gibi gören iktidar sahiplerine, kısacası insanın iradesine ipotek koyan  her türlü ‘tiran’a karşı kurtuluşun anahtarıdır…” (s. 100).

Tevhid’in böyle bir çok yönü ele alındıktan sonra, “Metafizik değerler alanı” diye ifade edilen kitabın bu ilk bölümü “Allah”,Ahiret”, “Peygamberler”, “Melekler” ve “Kitaplar” anlatılarak sona eriyor.

Burada da birbiriden ilginç ve çarpıcı konularına değinilmiş.

Birkaç örnek…

“Allah’ın sıfatları tabirine  Kur’an’da ve sahih hadis rivayetlerinde rastlanmaz…” (s. 109).

“Cennet ve cehennem hayatı bazı İslam felsefecilerinin ve Batınî eğilimli kesimlerin iddia ettiği gibi sadece ruhanî bir hayat değil; insanın bizzat yaşacağı hem ruhanî hem bedenî gerçek bir hayat olacaktır…” (s. 117).

“İnsanı kurtaracak olan iman ve salih amelden başka bir şey olmadığı içindir ki ‘kurtarıcılık’ inancı gibi ‘şefaatçilik ve aracılık’ düşüncesi de Kur’an’a yabancıdır.  Şefaat fikri ciddi problemler içeren bir takım hadisler yoluyla gelmiştir. Bu konudaki görüşlerin gözden geçirilmesi gerekmektedir…” (s. 120).

“Kıyamet alametleri diye bilenen anlayış kesin, açık ve tartışılmaz bir iman esası değildir. Kur’an’da kıyamet bu türden rivayetlerde anlatıldığı gibi alametlerin azar azar ortaya çıkışı ile değil; aniden olacaktır…” (s.  124).

“Hz. Peygamber normal bir insandır ve insanüstü hiçbir özelliğe sahip değildir. Ve fakat fevkalade yüksek seciye ve ahlaki hassasiyetleri vardır…” (s. 129, 131).

“Kur’an’da ‘melekler’ hakkında verilen bilgiler gayet sınırlıdır.  Oysa günümüzde Müslümanların  ‘melek’ tasavvurunın büyük oranda Kur’an dışı malzemeden beslendiğini itiraf etmek gerekir.  Mesela -Cibril ve Mikail  dışında-  Azrail, İsrafil ve her bir gök katının görevlisi olduğu söylenen İsmail,  Mihail, Yayil,   Salsayil, Kelkayil, Semhail ve Rufail gibi değir melek isimleri böyledir. Hatta araştırmalara göre Azrail hadis rivayetlerinde bile geçmemektedir… Muhtemelen İbranice olan bu isimler Yahudi geleneğinden Müslümanlara geçmiş görünmektedir… Keza geleneksel İslam anlayışında bir iman esası gibi sunulan “kabir azabı” , ‘menker-nekir’ ve ‘mübeşir-neşir’ melekleri, içinde köpek veya insan resmi bulunan evlere meleklerin girmeyeceği, onların tuvalette iken, boy abdesti alırken ve cinsi münasebet esnasında insandan uzaklaştıkları, insanların iyiliklerini ve kötülüklerini sayan meleklerin sayıları, şekilleri ve giyimleri, bunların görevlerine dair tafsilat, özellikle tabiat  olaylarının ve bir takım kozmik gelişmelerin baş aktörleri olarak melekleri gösteren mitolojik nitelikli rivayetler ve bu rivayet malzemesinin sunduğu bilim-kurguyu aratmayan inanılmaz detaylı tasvirler bir iman meselesi olmaktan ziyade bir kültür olgusu olarak kabul edilmelidir. Zira bu bilgilerin hiçbirisi imana konu olabilecek açık ve kesin Kur’anî bilgiler değildir…” (s. 134).

“Elimizdeki Tevrat ve İncillerde Kur’an ile tamamen örtüşen azımsanmayacak bir ortak payda vardır. Tevrat ve İncil’den Kur’an’a ters düşmeyenleri tasdik etmeli, ters düşenleri reddetmeliyiz. Kur’an’a parçacı yaklaşmamalı, ayet ve sure bütünlüğünü gözetmeli, Kur’an’ın bir reçete değil; metot verdiğini, yaş-kuru her şeyin hazır çözümünü vermediğini, bizim geliştirmemize bıraktığını bilmeliyiz…” (s. 141-145).

***

Kitabın ikinci ana bölümü “Ahlaki değerler alanı” başlığını taşıyor.

Bu bölümün başlıkları: “Homoecenomicus’ten homoreliguus/İslamicus’a… İslam ahlakının unutulan boyutu: sosyal ahlak… Sosyal ahlaksızlık versus sosyal ahlak… Ahlak dşı her davranış bir değildir… İslam’ın kendisi bir sosyal ahlaktır…İslam sevgi dini olduğu kadar kızgınlık ve öfke; Barış dini olduğu kadar da mücadele, direniş ve savaş dinidir… İslam sadece evet değil; hem evet hem hayır dinidir…  İslam’da hoşgörü de vardır horgörü de…  Mu’min hayra sevdalı şerre öfkelidir… Müslüman taraf tutmak zorundadır, tarafsız olamaz…Ahlak isyanından sürekli ahlak devrimine…İbadetler ve sosyal ahlak…Ahlak-ibadet ilişkisi…İslam ahlakının temel ilkesi: hayra destek şerre köstek olmak…Çağdaş bir Hilfu’l-Fudul’e doğru…Sosyal ahlak: Temiz toplum…Temiz (ahlakî) topluma giden yol…Ahlak ve hukuk…”  (s.147-180).

Başlıklardan da anlaşılacağı gibi ahlak konusu klasik ilmihallarden çok farklı ele alınıyor. Devlet ahlakından vatandaş ahlakına, örgüt ahlakından baskı  gurupları ahlakına, işçi ve işveren ahlakından pazarlama ve reklam ahlakına, medya ahlakından akedemik ahlaka, çevre/ekoloji ahlakından sanat ahlakına kadar çok geniş bir çerçevede ahlaki yaklaşımın çerçevesi çiziliyor ve ahlak konusu buralarda, özellikle sosyal ahlak olarak temellendiriliyor. (s.178).

***

Kitabın üçüncü ana bölümü “İslam’ın ahlak haritası” olarak belirlenmiş.

Önceki ahlak bölümünün devamı mahiyette olana bu bölümde Kur’an’ın bireysel ve toplumsal ahlak esasları  “yapılması gerekenler” ve “yapılması gerekmeyenler” şeklinde iki bölümde halinde işleniyor.

Ömer Özsoy ve İlhami Güler’in Kur’an Fihristi çalışmasından geniş ölçüde yararlanılarak hazırlandığı anlaşılan bu bölümde yapılması gerekenler takva, zikr, şükür, ihlas, tövbe ve istiğfar, dua, tevekkül başlıkları ile ele alınmış ve her bölümde ayetlere, alıntılara ve hatta şiirlere yer verilmiş.   Şu kadarını söyleyeyim ki bu kavramlara dair yorumları klasik ilmihallerde bulmak mümkün değildir.

Yapılmaması gerekenler de tekebbür ve istiğna,  küfür, Allah’tan umudu kesmek (kunût), Allah’ın adını istismar etmek, dinde olmayan aşırılıklara gitmek,  Allah’a verilen sözleri tutmamak, Allah’a ve Rasulüne ihanet etmek… (s.194-200)

İnsanlara ve tabiata karşı yapılması ve yapılmaması gerekenler başlığı altında ise salihat ve ma’ruf, yetim, öksüz ve yoksulu doyurmak… Yetimin malını korumak… İstikamet üzere olmak… Ana-Babaya iyilik…  Sabru sebat… Nefse hakimiyet ve öfkeyi kontrol… Ölçü ve tartıda dürüstlük… Doğrudan şaşmamak… Allah’ın yolundan sapmamak… Mü’minlere yumuşak (saldırgan) kafirlere sert olmak… Şûra… Vermek… Güzel söz ve gönül alma… Allah yolunda harcamak… Allah için borç vermek…  Müslüman kardeşlerimize kendimiz tercih etmek… Akrabalarla ilgili yardım… Adil olmak… İffet ve namusun korunması…  Emanete riayet… Vaadinde durmak… Dürüst şahitlik… Antlaşmalara riayet… İyilikleri aracılık etmek… Zulme karşı yardımlaşma ve dayanışma… İyiliği emretmek kötülüğü yasaklamak… İslam kardeşliği… Cahil cühela takımına uymamak… Kötülüğe iyilikle karşılık vermek… İnsanları özgürlüğüne kavuşturmak… Selama daha güzeli ile mukabele etmek… Tacizlere karşı tedbir ve tesettür… Mahrem alanlara izinsiz girmemek… Bir arada yemek-içmek… Dünya-ahiret dengesini gözetmek… Güzel söz söylemek… Yakın çevreye iyi davranmak… Allah için harcananlar geri gelir… (s. 201-249).

Bütün bu başlıklar altında konular ele alınıyor. Ve her bir bölüm Kur’an’dan bir ayet ile başlıyor  ve konu ile ilgili “yaşayan” yorumlar yapılıyor. Geçmişte kalmış, bugün için yararı olmayan hiçbir “ölü” anlatıya yer verilmemeye çalışılmış. Eseri bu yönüyle çok tuttum.

Bu bölümden birkaç örnek…

“Elimizin altındakilere rızıkta eşit hale gelme korkusu olmadan vermek… ayetine bakarak zengin tabakalardan fakir ve yoksul tabakalara doğru bir servet akışı sonucunda- birleşik kap misali- ortaya çıkabilecek ‘ekonomik açıdan sınıfsız toplum’a bile Kur’an’ın sıcak baktığı sonucu çıkarılabilir…” (s. 215).

“Bir arada yeme-içme ayetinin (Nur; 61) söyledikleri gayet açık olmakla beraber, nedense bazı Müslümanlar geçmişte de günümüzde de kadınlarla bir arada yemek yeme meselesinde Kur’an çizgisine aykırı bir şekilde anlaşılmaz bir ısrar içinde oldukları görülmektedir… Gerek ailelerin, gerekse toplantı ve resepsiyonlarda kadınlarla erkeklerin bir arada yemek yemesi olsun, bu gibi durumlarda halvet meselesi söz konusu değildir…. ‘Fitne’ söylemenin arkasına sığınarak bunu ortadan kaldırmaya çalışmaları ise Kur’an’ın açık beyanına ters düştüklerini gösterir…” (s. 243).

“Yapılmaması gerekenler” başlığı altında ise hırsızlıktan zinaya, adam öldürmekten içki, kumar ve fal bakmaya, cimrilikten iftiraya, yalandan riyakarlık, gösteriş ve çalım satmaya, eşcinsellikten rüşvete, büyü yapmaktan dinde zorlamaya kadar bir çok mesele tek tek ele alınmış ve her başlık konuyla ilgili bir ayet ve yorumu ile verilmiş. (s.249-303).

***

Kitabın dördüncü ana bölüm de “ibadetler”e ayrılmış.

Başta namaz olmak üzere, cami, kıble, ezan, abdest, gusul, teyemmüm, namaz vakitleri, kaza namazları, cemaatle namaz, cuma namazı, bayram namazı, oruç,  hacc, kurban, zekat, sadaka, nafile ibadetler, dualar, zühd ve tasavvuf gibi konulardan oluşan bölümde merak edilen bir çok konuya açıklık getiriliyor. (s. 308-341).

Birkaç örnek…

“Hastalık, yolculuk, aşırı meşakkat ve meşguliyet vb. sebeplerle her bir namazı vaktinde kılmak imkansız veya fevkalade zor bir hale gelirse, bir ruhsat olarak, öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazları birleştirilerek (cem edilerek) iki vakitten birisi içinde art arda kılınabilir… (s.  316).

“Namazları cemaatle kılmak, kadın-erkek, genç-yaşlı, amir-memur herkes için aynı şekilde geçerli bir kuraldır. Bilhassa ülkemizde kadınların sadece Ramazan’da teravih namazlarına iştirak edip, beş vakit namaz, Cuma ve bayram namazlarında cemaate katılmamalarının, Hz. Peygamber dönemi uygulamalarına uygun olduğu söylenemez. Çünkü asr-ı saadette erkeklerle beraber, kadınlar ve çocuklar beş vakit namazlarını Mescid-i Nabevi’de kılarlardı. Ayrıca Hz. Peygamber özürlü hanımların bile bayram namazlarında hazır bulunmalarını mutlaka tembihlerdi…” (s. 319).

“40/1, 10/1, 20/1 gibi zekat oranların yaşanan şartlara göre artırılıp azaltılması mümkündür…” (s. 334).

“Halk arasında Salatan tuncina, Salat-ı terficiye, Karınca duası, Cevşen duası,Çevirgel duası veya İsm- Azam duası gibi adlarla anılan duaların, keza Delail-i Hayrat, Mecmuatu’l-Ahzab, Cevşen, Dua mecmuası gibi adlar altında piyasaya sürülen kitaplardaki duaların-Kur’an ve sahih hadis rivayetlerinde yer alan çok azı hariç-nerdeyse tamamı, kaynaklarda bile geçmeyen, dolayısıyla aslı olmayan, dayanaksız, mesnetsiz, isnatsız metinlerdir…” (s. 360).

“Tasavvufta almak değil vermek esastır.  Dolayısıyla bir tarikat veya tasavvufi cemaat, mensuplarından maddi şeyler (para, mal vb.) talep ediyorsa ya da bir takım yayınları satın alması, bağışta bulunması vb. konularda psikolojik baskı uyguluyorsa, orada son derece dikkatli olmak, talep edilen bu gibi şeylerin nerelere harcandığının şeffaf biçimde denetlenip denetlenmideğine bakmak, bunların Şehy ve yakınlarının çıkarı için (ev, apartman, daire, villa, araba vs.) kullanılıp kullanılmadığına mutlaka dikkat etmek gerekir…” (s. 343).

***

Kitabın son bölümü ise “sosyal hayat” başlığını taşıyor.

“Gündelik hayat” ve “Toplumsal hayat” şeklinde ikiyi ayrılan bölümde yine“yaşayan” sorunlara yer verilmiş. Sadece başlıklarına bakın nasıl bir “yaşayan ilmihal” ile karşı karşıya olduğunuzu göreceksiniz…

“Gündelik hayat: Doğum çocukluk ve ergenlik… Aile hayatı… Evlilik… Boşanma… Cinsel hayat… Doğıum kontrolü ve kürtaj… Akrabalık, komşuluk ve arkadaşlık ilişkileri… Selamlaşma, tebrikleşme, hatır sonra, teşekkür, özür dileme, aksırma… Beslenme, yeme-içme… Sağlık, spor… Sanat, turizm, eğlence ve özel günler… Engelliler ve yükümlüler…  Hasta, düşkün, yaşlı, dul, yetim, öksüz, kimsesiz ve fakirler…  Giyim-kuşam, zinet, süs ve aksesuar… Temizlik ve hijyen… Çevre ve teknoloji… Trafik… İletişim ve medya… Ölüm, cenaze, taziye…” (s. 347-386).

“Toplumsal hayat: Siyaset ve yönetim… Şura… Ahlakın siyasete dönüşü… İktisat… Hukuk ve adalet sistemi… Şeriat: eylem ahlakı… Dünya düzeni ve uluslarası ilişkiler… Savaş hukuku… Cihad, direniş, şehadet/istişhad… Çevre hukuku… Uzay hukuku… Göç, insan kaçakçılığı ve ticareti… Şehirleşme…” (s. 390-424).

***

Görüldüğü gibi “Ahir zaman ilmihali” tam bir modern çağ ilmihali olma özelliği arz ediyor.

Yaklaşık 500 sayfalık eserin yarısı “ahlak” ve “sosyal hayat” başlıklı bölümlere ayrılmış. Buradan ilmihalin en temel özelliğinin ne olduğu sanırım anlaşılıyor.

Dili, yer yer bir ilhimal dilinde olmaması gereken akademik (homoecenomius/homoislamucus vb.) ifadelere ve uzun cümlelere kaçsa da, klasik dilde yer alan yecûz/lâyecûz (caizdir/caiz değildir) veya haramdır, mekruhtur vb. ifadeler yerine analiz eden, meseleyi ortaya koyan ve okuyucuyu meselenin içine çeken hoş ve kolay bir dili var.

“Ahir zaman ilmihali”, bu açılardan, son yıllarda yükseliş eğilimine giren İslam’ın sosyal adaletçi dilini oluşturma, halkın ilmihale olan geleneksel meyli ve ilgisi nedeniyle söylemi kitlelere yayma yönünde çok güçlü bir katkı sağlıyor.

Bu türden çalışmaların hayatın diğer bütün alanlarında da artarak devam etmesi en büyük dileğimizdir.

Hayri Kırbaşoğlu hocamıza tekrar teşekkürler.

Bu yaz günlerini “Ahir zaman ilmihaline” ayırın ve daha da elinizden düşürmeyin derim.

(Ahir zaman ilmihali; M. Hayri Kırbaşoğlu, yayınevi, Ank., Nisan 2010).

İHSAN ELİAÇIK

You may also like...

Bir Cevap Yazın


Notice: ob_end_flush(): failed to send buffer of zlib output compression (0) in /home/hayrullahtas/public_html/wp-includes/functions.php on line 3758